Bir süredir Türkiye’de yaşanan olumsuz olayları, bireylerin ahlakına indirgeyen bakış açısı üzerine düşünüyorum. Bu bana, somut bir sorunu açıklama amacından çok meselenin esas yüzünü gölgelemek için yapılan bilinçli bir kaçamak gibi geliyor. Çünkü içinde bulunduğumuz koşullar ve onun yarattığı toplumsal enkaz, tek tek bireylerin ne yaptığı değil; kamuya duyulan güvenden yargıya, medyadan gündelik ilişkilere kadar uzanan geniş bir alanda toplumsal ve kurumsal güvenin aşınmasıyla ilgili.
Adaletin tarafsızlığına, bilginin doğruluğuna, sözün bağlayıcılığına duyulan inancın zayıflaması; şiddetin normalleşmesine, yalanın sıradanlaşmasına ve istismarın görünmez kılınmasına zemin hazırlıyor. Ortaya çıkan tablo, bireysel bir “ahlaksızlık”tan çok, normların işlevini yitirdiği bir toplumsal çözülmeye işaret ediyor.
Sosyolojide karşımıza çıkan temel kavramlardan biri bu durumu açıklıyor: anomi. Émile Durkheim’e göre toplumsal düzen, bireylerin üzerinde uzlaştığı ortak bir bilinç ve bu bilinci taşıyan normatif çerçeve sayesinde ayakta durur. “İntihar” adlı çalışmasında kullandığı anomi kavramı, bireyin toplumsal kurallarla kurduğu bağın zayıfladığı, sınırların belirsizleştiği bir düzensizlik hâline işaret eder. Böyle dönemlerde toplumsal hayat öngörülemez hâle gelir. Türkiye’de bugün hissedilen yaygın güvensizlik de büyük ölçüde bu normatif belirsizlikten besleniyor.
Doğrudan gündelik hayatımızın içine sızan bu belirsizlik hali, soyut bir duygu durumla sınırlı kalmıyor. Türkiye’de yargının tarafsızlığına dair yaygın kuşku, hak arama fikrini anlamsızlaştırıyor. Kamu kaynaklarının dağıtımında adalet duygusu zedelendikçe “hak etmek” kavramı içi boş bir söylemden öteye geçemiyor.
Türkiye’de artan şiddetin, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarının bu denli görünürlük kazandığı halde, etkili bir biçimde önlenememesini bu çerçeve olmadan açıklamak zor. Ne yazık ki şiddet, artık istisnai bir sapma olmaktan çıktı ve günlük hayatımızın kabul edilebilir bir unsuru haline getirildi.
Çocuk istismarı çoğu zaman cezasızlıkla, “münferit bir olay” açıklamalarıyla ya da sessizlikle sonuçlanıyor. Tüm bu yaşananlar bireyin “ahlaki” zayıflıklarından çok, etik düzenin koruyucu mekanizmalarının işlememesiyle ilgili. Tam da bu noktada sıkça başvurulan bir söylem var: “toplum çok bozuldu.” Bu söylem meselenin asıl kaynağını görünmez kılıyor.
Anomi koşullarında bireyler etik idealler doğrultusunda değil; belirsizlik ve güvensizlik içerisinde hayatta kalma pratikleri geliştirerek hareket ediyor. Bu geliştirilen pratikler genellikle susmak, uyum sağlamak, görmezden gelmek gibi stratejiler olabiliyor. Çoğu zaman bireylerin duyarsızlaşmasının sebebi ise etik değerleri yitirmekten değil, korunaksız hissettikleri ve toplumsal düzenden asıl mesul olan kamusal normların işleyişinde hiçbir etkileri olmadığına dair gelişen inançtan kaynaklanıyor.
Kamusal alanın adil ve öngörülebilir olmadığı bir yerde, bireylerden tutarlı ve etik bir duruş beklemek ne yazık ki gerçekçi görünmüyor. Bu, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz; fakat tek başına açıklamayı yetersiz kılar.
Kamusal alan daralırsa otoriterlik artar, sessizleşirse şiddet ve adaletsizlik normalleşir, hak ihlalleri görünmez hale gelir. Bu yüzden “kamusal alanın korunması”, aslında demokrasinin ve toplumsal sağlığın korunmasıdır. Yargının tarafsızlığını yitirdiği, kanunların etkin uygulanmadığı ve “Hukuken mümkün değil ama her şey olabilir tabii” cümlesinin sıradanlaştığı bir ülkede bireylerin eylemlerini tek tek incelemeden önce olayın bütününe bakmak daha sağlıklı bir yol olabilir.
Bugün karşımızda duran tabloyu, basit bir “ahlaksızlık sorunu” olarak adlandırmak meseleyi fazlasıyla daraltıyor. Asıl kırılma, bireylerin davranışlarından çok, etik dayanaklarını yitirmiş bir kamusal düzenle ilgili. Bu düzenin yeniden inşası da insanlara daha fazla nasihat vermekle değil; adalet duygusunu yeniden kurmak, güven ilişkilerini tamir etmek ve ortak normları yeniden işler hâle getirmekle mümkün. Üstelik yaşadığımız bu durumu hâlâ bireysel ahlaka indirgedikçe, sorunun kaynağını ısrarla ıskalıyoruz. Bu yüzden Türkiye’de yaşanan toplumsal çürümeyi bireysel ahlaka bağlamak hem eksik hem de yanıltıcı bir okuma sunuyor.






Bir Cevap Yazın