Tarihten bugüne baktığımızda, belli bir ezen ezilen çelişkisinde, kapitalizmin, patriyarkanın, cis-heteronormativitenin, faşizmin ve türcülüğün vermiş olduğu yetkiye dayanarak, ayrıcalıklı konumlarda oturan muktedirlerin, kendinden olmayan öznelerin onurlu bir yaşam hakkına göz diktiklerini gözlemledik, gözlemlemeye de devam ediyoruz.
Kadınlar devlet desteği ile sistematik biçimde katlediliyor, lubunyalar iktidar eliyle kriminalize ediliyor, hayvanların yaşamı yasa maddeleriyle değersizleştiriliyor ve katliam yasası ile beraber katledilmeleri meşrulaştırılıyor, yoksulluk sermaye-devlet iş birliğiyle kaçınılmaz bir gerçeklik olarak sunuluyor.
Çocuklar MESEM’lerde, sermaye/patron işbirliğinde hem ucuz işgücü olarak sömürülüyor hem de iş cinayetlerinde öldürülüyor, emperyalist, kapitalist politikalara boyun eğmeyen insanlar “tecrit içinde tecrit” olarak nitelendirilen kuyu tipi hapishanelerde, insanlık onuruna aykırı koşullarda tutsak ediliyor.
Tüm bu ihlaller, toplumsal yapının ve kolektif sinir sistemimizin işleyişini doğrudan bozarak beden-zihin tanıklığımızı da olumsuz etkiliyor.
Eleştirel psikoloji perspektifine göre, ruhsal sıkıntılar bireyin iç dünyasına ait rastlantısal bozukluklar değil; tarihsel, ekonomik ve siyasal güç ilişkilerinin öznel yaşantılara yansıyan birer sonucu. (Martín-Baró, 1994; Fox, Prilleltensky, & Austin, 2009). Kapitalist, patriyarkal ve heteronormatif yapılar, özneleri sürekli bir tehdit altında tutarak beden ve zihin üzerindeki güven algısını zedebiliyor; bu durum, travmatik deneyimlerin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kronikleşmesine neden oluyor.
Robert Sapolsky’nin “Zebralar Neden Ülser Olmaz?” kitabında da vurguladığı gibi, kronik stresin iki temel belirleyicisi var: öngörülemezlik ve kendi yaşamımız üzerinde söz sahibi olamamak (Sapolsky, 2004).
Bugün yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik ve toplumsal ihlaller “olağan” veya kaçınılmaz olarak sunuluyor; kadın cinayetleri, LGBTIQ+’ların kriminalizasyonu, çocuk emeğinin sömürülmesi ve hayvan katliamları gibi yapısal şiddet biçimleri, toplumsal normlar içinde normalleştiriliyor. Bu koşullar, bireylerin ve toplulukların bedenlerini süreğen şekilde yüksek stres altında tutuyor; kortizol seviyelerini kronik olarak yükseltiyor, bağışıklık sistemi, kardiyovasküler sağlık ve genel biyopsikososyal işleyiş olumsuz etkileniyor.
Toplumsal yapı tarafından sürekli tehdit edilen özneler, kontrolün kendilerinde olmadığı bir ortamda yaşadıkları için hem bedensel hem de zihinsel düzeyde savunma moduna geçiyorlar. Polivagal Teori çerçevesinde bu durum ventral vagal sosyal katılım sistemini baskılar, sempatik savaş/kaç ve dorsal vagal kapanma yanıtlarını tetikliyor (Porges, 2021). Böylece bireylerde kronik kaygı, çaresizlik ve travma sonrası belirtiler artarken, toplumsal düzeyde şiddet kültürü ve normalleşmiş ihlallerin sürmesi kolaylaşıyor.
Dolayısıyla yoksulluk ve toplumsal ihlaller, bireysel olarak deneyimlenen bir “stres”ten öte, beden-zihin-topluluk üçgeninde kronikleşen biyopsikososyal bir şiddet olarak görülmeli.
Stephen Porges’in geliştirdiği Polivagal Teori ise otonom sinir sistemini yalnızca biyolojik bir düzenek olarak değil, çevresel ve ilişkisel bağlamlara duyarlı bir anlamlandırma sistemi olarak ele alıyor (Porges, 2021). Bu teoriye göre beden, çevresini bilinçli düşünceden önce değerlendiriliyor. Bu değerlendirme sürecine nörosepsiyon adı veriliyor. Nörosepsiyon, “burada güvende miyim?” sorusunu soruyor. Bu soru ideolojik değildir; bedenseldir fakat verilen yanıt bizatihi politiktir. Çünkü güven ya da tehdit, bireyin içinde değil; toplumsal düzenin örgütlenme biçiminde üretilir.
Devlet şiddetinin ve kadın cinayetlerinin kamuoyunda normalleştiği LGBTIQ+’ların kriminalizasyonunun ve yoksulluğun “gerçeklik” kılınmaya çalışılmasının yoğun olduğu bir ortamda beden, çevreyi sürekli yüksek riskli olarak algılar. Bu durum, bireyleri kronik biçimde sempatik (savaş/kaç) veya dorsal vagal (donma/çöküş) yanıtlar geliştirmeye zorlar yani bireyde sürekli “hayatta kalma modu” etkinleşir. Ancak ventral vagal sistemin yeniden aktive edilmesi ve güvenli sosyal bağların kurulması, bireysel ve kolektif regülasyonu mümkün kılar (Porges, 2021).
Patriyarkal ve heteronormatif toplumlarda kadına yönelik şiddet, cinsiyet temelli ayrımcılık ve öznelerin kriminalizasyonu ventral vagal işlevselliği zayıflatıyor. Özneler, sosyal bağlarını sürdürmek yerine savunma modlarına geçebiliyor; bu klinik düzeyde kaygı bozuklukları ve travma sonrası belirtiler olarak görülebiliyor. Lakin, aynı özneler, dayanışma ağları, aktivizm ve güvenli ilişkiler aracılığıyla sosyal katılım sistemlerini yeniden inşa edebiliyor. Beden ve zihin, kolektif güçle tekrar güvenli ve yaratıcı bir işlevsellik kazanabiliyor.
Hayvanlara yönelik işkence ve katliamlar da bu yapısal şiddet rejiminin bir parçası. Hayvanların yaşamının yasal olarak değersizleştirilmesi, toplumda empati ve güven algısını zedeliyor; öznelerde kronik kaygı ve çaresizlik duygularının da bulunduğu bir döngü içerisine itiyor. Ancak hayvan hakları savunuculuğu ve etik topluluklarla bir araya gelmek, türlerarası bağları ve güven duygusunu da güçlendiriyor.
Burada kritik bir nokta, mücadele ve tanıklık pratiklerinin klinik ve toplumsal iyileşme ile doğrudan bağlantısı. Kadın cinayetlerini, işçi sömürüsünü veya LGBTIQ+’ların kriminalizasyonunu kamusal olarak ifşa etmek, yalnızca politik bir eylem değil; aynı zamanda topluluk içinde ventral vagal sosyal katılım sistemini aktive eden bir güven ve dayanışma alanı yaratır. Tanıklık, hem hayatta kalanların hem de gözlemleyenlerin psikolojik kapasitesini güçlendirir; yapısal damgalama sonucu öznelerin yaşadığı izolasyon ve çaresizlik duygusunu kırar.
Sonuç olarak, Polivagal Teori ile eleştirel politik psikolojinin “travma her zaman politiktir” önermesini nörofizyolojik ve toplumsal düzeyde temellendirebilir ve dayanışma ağları ile iyileşme ve psikolojik sağaltımdan bahsedebiliriz çünkü yapısal şiddetin normalleştiği toplumlarda bedenler ve zihinler savunma modunda yaşarken, mücadele pratikleri, kolektif dayanışma, kamusal ifşa ve tanıklık, bireysel ve toplumsal regülasyonu yeniden mümkün kılar, umudu görünür hâle getirir ve iyileşme yollarını açar (Martín-Baró, 1994; Fox, Prilleltensky, & Austin, 2009).
Kaynakça
Fox, D., Prilleltensky, I., & Austin, S. (2009). Eleştirel Psikoloji (Çev.Ahmet.Yılmaz, 2. baskı)
Martín-Baró, I. (1994). Writings for a liberation psychology. Harvard University Press.
Porges, S.W (2021). Polivagal Teori: Duyguların Bağlanmanın, İletişimin, Özdüzenlemenin Nörofizyolojik Temelleri (Çev. O. Tüzün Akgün, H. Bostancı Demirci ve E. Özgen Böler). Psikonet.
Sapolsky R.M.(2004). Why Zebras Don’t Get Ulcers: The Acclaimed Guide to Stress, Stress-Related Diseases and Coping. 3rd edition. New York, NY: Henry Holt






Bir Cevap Yazın