Denize bakan çadırlarında küçük bir çocuk ud çalıyor; adı Yazan. Yanında da başka bir çocuk, Moayen, şarkıya giriyor.
Çaldıkları şarkı Fairuz’un “Ana La Habib / Ben Sevgilime Aitim” şarkısı. Sevgilim bana seslendi ve kışın bittiğini söyledi / Güvercinler geri döndü / Elmalar çiçek açtı. Bunu yazmaya iten şey de bu iki çocuğun bir şarkının içine sakladığı ışık oldu.
“Nour” ışık demek. Çocuklar, karanlık zamanlarda bile ışığı içlerinde taşıyor. Tıpkı Gazze’de, 10 yaşındayken müzikle kendi dünyalarını yaratmaya çalışan Muhammed Assaf ve kendinden iki yaş büyük kız kardeşi Nour gibi.
Hany Abu-Asaad’ın yönettiği 2015 yapımı film Ya Tayr El Tayer da bu hikayeyi anlatıyor. İki kardeş, arkadaşlarıyla birlikte bir müzik grubu kurmak istiyor; bunun için öncelikle para kazanmaya çalışıyorlar ve başlarına pek çok olay geliyor. Daha sonrasında müzik aletlerine kavuşuyorlar ve çalışmalara başlıyorlar. Kısa bir süre sonra düğünlerde şarkı söyleyerek, yaşadıkları ortamın sınırlılıkları içinde kendilerine alan açıyorlar. Nour, kardeşinin yeteneğini, kendisinden bile önce fark eden ve onu cesaretlendiren kişi. Çocukluk hayaller olan müzik, onlar için koşulların getirdiği sınırlamalara karşı bir tür direniş. Muhammed, geçen yılların ve Nour’u kaybetmenin ardından, Arab Idol adlı yarışmaya yasaklar ve zorluklara rağmen katılıp birinci oluyor ve Filistin’de umudu büyüten zamanlar yaşanıyor.
Bugün Gazze’de, çocuklar hala şarkı söylüyor. Yerinden edilmiş bir grup çocuk, sellerin verdiği hasara rağmen Shatty Ya Denia adlı şarkıyı söylüyor: “Ah dünyam, mevsimlerimiz artsın, tarlalarımıza su ve yeni ürün akışı çoğalsın; her şeye rağmen güneş doğacak.”
Bu şarkılar, Sara Ahmed’in dediği gibi, “umut bir melankoli şekli” olarak görülebilir: hem kaybın farkında olmak hem de hayatta kalma olasılığına tutunmak. Bir başka videoda üç yaşındaki bir kız çocuğu, gökyüzünden geçen yardım uçağına bakıyor. Paraşüt inecek diye hem korkuyor hem de başka bir ihtimali daha düşlüyor. Korku ve umut, aynı anda yaşanıyor. Yanındaki kız çocuğu, Fairuz’un “El Helwa Di / Ey Güzel” şarkısını kemanla çalıyor; Hoş ve güzel kadın hamurunu yoğurmak için kalktığında/Horozlar daha yeni ötmeye başlamışlardı, ku ku ku ku. Sabah rutinleri, çalışma telaşı, günün başlama ritmi… Bu sesler, yaşananları gizlemiyor fakat çocukların kendi ortamlarında hayatta kalmak için geliştirdikleri yolları gösteriyor bence.
2001’deki “Hayallerin ve Korkunun Sınırları” belgeselinde, Şatila mülteci kampındaki 13 yaşındaki Muna, bir kuş olmak istediğini söylüyor. Kelebek olmak istemiyordu; çünkü kelebekler çok güzel ve insanlar tarafından yakalanıp hapsediliyor. Özgürlük ve kısıtlamalar üzerine düşündüğü bu hayal, bir çocuğun kendi koşullarını fark etme biçimiydi. Beytüllahim’deki Deişa kampında yaşayan Manar ise babası hapisteyken doğmuş; babası ayda bir eve gelir ve hapisteyken öğrendiği şarkıları kendilerine öğretirmiş. Manar’ın şarkı söylemesi ve dans etmesi, sınırlı olanaklara rağmen bir topluluk inşa etme ve kendini ifade etme biçimiydi; sıradan bir aktivite değil. Manar: “Toprağım için dans ettim, şarkı söyledim” diyor.
Lübnan-Filistin-İsrail sınırında buluşan çocuklar, tellerin ardından birbirlerine “Benim evim senin evin/sen benim kardeşimsin/nerede olursan ol ve nereye gidersen git” şarkısını hep birlikte söylüyordu. Bu şarkı, fiziksel ve politik sınırların ortasında bir dayanışma ve aidiyet yolu haline gelmişti.
Yazan’ın ud çalan elleri, Moayen’in çadırdan denize uzanan sesi, yaşanan yıkımın ve sınırlılıkların ortasında ortaya çıkan bir tutunma biçimini gösteriyor. Çocuklar, hayatta kalmanın yollarını geliştirmek için şarkıyı ve müziği kullanıyor. Bu bir kaçış değil; var olma ve dayanma pratiği.
Çocukluğun ışığı, belki tam olarak budur: kendi koşullarının farkında olarak, sınırlılıkları görmek, yine de bir şekilde yanabilmek. Umut, kaybın farkında olarak tutunma yoluna dönüşebilir. Gazzeden, kıyıdan, kalpten…
Tüm çocukların neşe ve güvenle yaşadıkları bir dünya umuduyla…






Bir Cevap Yazın