Kadınlar olarak birbirimize görünmez ipliklerle bağlı olduğumuza inanıyorum. Birbirimizin başına ne gelmiş olabileceğini az çok anlıyor, en tuzu kurumuzun bile aynı noktadaki bir erkekten daha fazla mücadele verdiğini içimizde biliyoruz. Her kadını sevmemiz, hepsiyle kız kardeş hissetmemiz de gerekmiyor bunun için. Yine de en “zor” ve “çekilmez” kadının bile, hayatının bir döneminde şiddetin bir türüyle baş etmesi gerektiği bilgisini doğal bir kabulle sahipleniyoruz.

Şiddet nedir bununla başlayalım. Akla ilk gelenin aksine, sadece fiziksel olmak zorunda değil bir kere.

Psikolojik şiddet: İnsana kendi aklını sorgulatır.
Ekonomik şiddet: Bağımlılığı fedakârlık adı altında benimsetir.
Sözel şiddet: Gündelik dilin içine sinsice şaka yoluyla serpiştirilir. 

Dijital şiddet: “Haters gonna hate” diyerek hakaretlere karşı bir kalkanın var gibi göstersen de canını yakar.

Cinsel şiddet: Rızayı “koşullar” üzerinden okur.
Yapısal şiddet: Kurumlar, toplum ve kültür önce “Sen yanlış anlamış olabilir misin?”, “Şimdi ifşalarsan ne olacak? Bak onun çocuğu var.”, “Yanlış anlama, ama abartıyorsun sanki.” diye sorar.

Her biri hakkında saatlerce konuşabiliriz; ama ben bugün yapısal şiddete odaklanmak istiyorum. Çünkü yapısal şiddet dediğimiz şey, aslında hayatımızı dışarıdan yöneten görünmez bir konsorsiyum gibi çalışıyor. Diğer bütün şiddet türlerini kapsayan ve hepsini normalleştiren büyük çatı aslında.

Buna kolektif gaslighting demek çok yerinde olur.

Ülkede sanki dev bir sessizlik anlaşması yapılmış gibi. Toplum, şahit olduğu mikro tacizi, mansplaining’i, küçümsemeyi, tehditkar bakışı, eşit işe düşük maaşı, seksist şakaları, ısrarcı flörtü, “ama o öyle biri değildir” savunusunu benzer cümlelerle aklıyor ya da çoğu zaman konuşma bile gerek görmüyor. 

Bu toplu inkâr mekanizması, bir kadının yaşadığı şiddeti sesli dile getirdiği anda, faille değil, önce toplumun ona sağladığı itibar koruma kalkanıyla savaşmasını zorunlu kılıyor. Bu nedenle bir kadın, uğradığı tacizi ya da şiddeti anlatacağı zaman çelik gibi sinirlere sahip olmak zorunda kalıyor. Çünkü inanmayanlar çıkacak – ki olabilir. Abarttığını söyleyenler, yaşadıklarının “devede kulak” olduğunu iddia edenler, “Ama bak öyle dersen erkek kalmaz piyasada” diyenler, haksızlığı normalleştirenler, daha neler neler…

Maya Angelou’nun “Bir kadın ne zaman kendisi için ayağa kalkarsa, diğer tüm kadınlar için de ayağa kalkar” sözü sonuna kadar doğru elbette; ama toplumda bunun tersi çok daha hızlı işliyor. Güçlü bir pozisyondaki bir kadın lider hata yaptığında, yanlış karar aldığında ya da sert olduğunda bu hemen genelleştirilip tüm kadınlara mal ediliyor: “İşte kadın liderler de böyle.” Kadınları baskılayan, kadın hareketinden uzak, erkeği yücelten kadınlar gösterilerek “…ama kadınlar da…” deniyor; sanki kadınlar yekpare bir blok, ortak bir karakter setiymiş gibi.

Çözüm, sistemin “erk” üzerinden kurulduğunu kabul etmekte başlıyor. Bir erkek, günahıyla sevabıyla erkek olarak var olabiliyorken; bir kadının her daim makbul olmasını beklemek hiç adil değil. Bir erkek tüm erkeklerin davranışlarından sorumlu tutulmuyorken, hatta biraz iyi olanlar abartılı övgülerle pohpohlanıyorken, her kadının tüm kadınlardan sorumlu tutulması da adil değil. Eşitliğin sağlanması için dünyadaki tüm kadınların makbul olmasını beklemekse, adil olmamanın ötesinde, dünyanın tüm saçmalıklarını kadınlara zimmetlemek resmen.

Kadınlar da tıpkı erkekler gibi kötü, hırsız, dolandırıcı, yalancı, şarlatan olabilir; aldatabilir, yanlış kararlar alabilir, delinin teki olabilir ve hiçbir davranışının savunulacak tarafı olmayabilir. Çünkü kadınlar da insandır ve bazıları, erk bir sistemin içinde, bir erkekten daha fazla erkleşerek yolunu bulmuş olabilir.

Asıl mesele, kadınların kötülük yapabilme ihtimalinden ziyade, toplumun bunu kaldıramama halinde yatıyor. Kadınlara insan olma hakkı tanımayan, onları ancak “makbul” kaldıkları sürece kabul eden sistem zaten başlı başına bir şiddet biçimi. 

Gerçek değişimin, sistem kadınları ideal bir kategoriye yerleştirmeye çalışmaktan vazgeçtiği anda ve tıpkı erkekler gibi çelişkileri, kusurları, arzuları olan bireyler olarak kabullendiğinde başlayacağına inanıyorum.

Elbette bunun için hepimize iş düşüyor. Dildeki dönüşümden dizilerdeki kadın karakterlerin tek boyutlu “melek” ya da “cadı” kalıplarından çıkarılıp katmanlı yazılmasına; eğitimde çocuklara zorunlu toplumsal cinsiyet eşitliği dersi verilmesinden medyada şiddeti magazinleştirmeden anlatmaya, kurumsal bütçelerin gerçekten eşitlik çalışmalarına ayrılmasından işe alım süreçlerinde önyargıları törpüleyen uygulamalara kadar her alan buna dahil.

Güçlü kadın olalım derken pehlivan olduğumuz bu dönemde, sistemin erkliğine hep birlikte çomak soktuğumuz günlere.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin