8 Kasım 2025, Cumartesi
Bizde tartışma kültürü uzun süredir siyasetin esiri… Politikanın dili yıllardır hatalı da olsa “haklı çıkmak” üzerine kurulu; hakikati birlikte aramak, sorunları çözmek üzerine değil!
Meclis’te bile bir diyalog değil, herkesin kendi tribününe oynadığı bir gösteri izliyoruz. Hiç utanmadan sarf edilen o bozuk üsluplar… Eleştiri, geliştiren bir katkı değil; bertaraf edilmesi gereken bir tehdit sayılıyor artık. Siyasetçiler meselelerini saçtıkları küfürlerle veya yumruklarla çözmeye çalışıyorlar; toplum da onlardan öğreniyor tabii. Bu zehirli dil, yakışıksız tutum ekrandan sosyal medyaya, sosyal medyadan haber odalarına sızıyor. Bu yüzden bir gazetecinin bir eleştiriye öfke ve tehditle karşılık vermesi, sadece bireysel bir zaaf değil; politik kültürün bizlere enjekte ettiği bir zehir aynı zamanda… “Ben eleştirilmem; eleştireni sustururum.”
Halbuki…
Eleştiri, gazeteciliğin oksijenidir.
Gazeteci sorgulamayı/sorgulanmayı göze almadan bu mesleği yapamaz. Eleştiri ile saldırı arasındaki fark çok açık: Eleştiri fikir odaklıdır; kişiyi hedef almaz. Kanıt arar; hakarete sığınmaz. İyileştirmek ister; yaralamak değil. Merak duygusunu canlı tutar; korku üretmez. Eleştiriyi cevaplamak cesaret ister; cesaret edemeyen de eleştirene saldırır.
Böylece odağı kaçırdığını ve hakikati gömdüğünü fark etmez: Kendini aklamaz, kendini ifşa eder. Bu yüzden eleştiri karşısında ilk refleks “savunma” değil, anlatılmak isteneni anlamaya çalışmak/anlamak olmalıdır. Eleştiriyi kişiselleştirmek hem kelimeyi kendi anlamından hem de gazeteciyi mesleğinden uzaklaştırır …
Kişiselleşen, aşağılayan, mahremiyete saldıran, tehdit eden bir dil -bırakın gazeteciye- kimseye yakışmaz. Ama gelin görün ki, gazeteciler bile eskiden çetelerden son yıllarda ise siyasetten hatta iktidardan miras kalan bu dili kullanmaktan geri durmuyor artık. İktidar, eleştiriye karşı hep aynı yöntemi kullanır: Karşı tarafı şeytanlaştırmak, linç kültürüne zemin hazırlamak, “ya bendensin ya düşman” ikilemi yaratmak… “Senin vicdanın yok”, “asıl sen suçlusun”, “sen önce kendine bak” gibi ifadeler, tam da bu dilin bir yansıması…
Gazetecinin yıllardır eleştirdiğimiz iktidar dilini taklit etmesi; eleştiriyi fikirle ya da özürle değil de hakaret, iftira, tehdit veya şantajla karşılaması mesleğin itibarına yönelik bir sabotaj.
Üstelik gazeteci, eleştirdiği sistemi kendi içinde yeniden ürettiğinde linçi de davet eder. Tek bir kelimeyle takipçilerini tehdit ordusuna dönüştürebilir. Linçin kalkanı olacağına, sebebi olur. Tüm bunlar gazeteciliği hatta gazetecinin kendisini kirletmekten başka hiçbir işe yaramaz.
Gazeteci dediğimiz de insan; herkes gibi hata yapabilir, duygularına yenilebilir, öfkelenebilir ama en azından sebep olduğu tahribatı telafi etmeye çalışır; özür dileyerek, hatasını kabul ederek, yanlışını düzelterek vs… Meslektaşını -sadece paylaşımını eleştirdiği için- asılsız bir suçlamayla hedef gösteren ve linç edilmesine sebep olan gazeteci, sonradan karşı taraftan özür dilese de aynı dili, yaptığı paylaşım yüzünden kendisini özelden dürüstçe uyarmaya çalışan bir avukata da yöneltmesi ve ismini bazı kitlelere ifşa etmesi aslında bunun bir tavır değil karakter olduğu gösteriyor. Bu sadece eleştiriyi değil, iyi niyetli uyarıyı bile cezalandıran bir refleks… Hukuki bir hatırlatma bile hedef gösterilip linç malzemesine çevrilebiliyor.
Kısaca eleştiren şeytanlaştırılıyor; uyaran cezalandırılıyor. Şiddet dili de takipçiler tarafından alkışlanıyor.
Haliyle…
Günümüzde medya bir infaz platformuna dönüştü artık. Özellikle sosyal medya üzerinden yayılan “linç kültürü”, bireyleri yargısız infaz eden, kolektif öfkeyi körükleyen bir canavara evrildi. Eskiden kalabalıklar meydanlarda toplanırdı; şimdi parmaklar klavyelerde, ekranlar mahkeme salonu… Bu kültür, anonimlik kisvesi altında gizlenen cehalet ve tahammülsüzlüğün ürünü…
Tam da burada ortaya çıkan bir sorun var:
Gücün kötüye kullanılması… Görünürlüğün, takipçi sayısının, ünün; gazetecinin elinde yeni bir iktidar biçimine, meşruiyet ölçüsüne dönüşmesi… Popülerlik, haklılıktan daha değerli hâle geliyor. Takipçisine güvenen, “mağduriyet”i bile popülist sermayeye çevirebiliyor: Eleştirilirse “bana saldırıyorlar”, uyarılırsa “beni hedef gösteriyorlar…” Böylece gazeteci, kamu adına değil; kendi görünürlüğü adına konuşmaya başlıyor. Mesleğin arkasına saklanarak güç topluyor; güç topladıkça meslekten uzaklaşıyor.
Ve burada gazetecilik bir darbe daha alıyor.
***
Bu tür saldırılar kısa vadede kazandırmış gibi gözükür; eleştiriyi bastırır, takipçiyi mobilize eder, manipüle edilmiş bir algı yaratır. Ama uzun vadede itibar kaybına yol açar, güveni zedeler ve en sonunda meslek etiğini yok eder. Yani bir gazeteci, eleştireni hedef alarak kendini akladığını sanır; oysa sadece kendini ele verir.
Gazeteci gazeteciyi hedef gösterir, linç ettirmeye kalkarsa, birbirine karşı iktidarlaşırsa, iktidarın bizlere yapacak çok az şeyi kalır.
Görsel betimleme: Bu resim, sürrealist bir atmosfer taşıyan dijital bir illüstrasyon gibi görünüyor. Kompozisyonda bir kadın figürü beyaz bir gömlek giymiş şekilde, sırtı izleyiciye dönük biçimde bir aynanın karşısında duruyor. Ancak aynada yansıması beklenen yüzü yerine, yine sırtının görünmesi dikkat çekiyor. Bu durum, gerçekliğin bozulduğu, algının tersine çevrildiği bir sahne yaratıyor.






Bir Cevap Yazın