8-12 Ekim tarihlerinde 12.Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) izlediğimiz filmlerden biri de Avusturyalı ve Nijeryalı dört kadın yönetmenin ortak imzasını taşıyan “Dantel İlişkileri / Lace Relations” oldu.
Belgesel izleyicisini Avusturya’nın sakin Vorarlberg şehrinden Nijerya’nın renkli ve hareketli Lagos pazarları arasında ince ince dokunmuş bir hikâyeyle buluştururken yeni sorular da doğuruyor: “Hikayemizi kim anlatıyor, kim kazanıyor, kim hatırlıyor?”
Bir yanda Lagos’taki ünlü bir tekstil kraliçesinin kızı ve gazeteci Ireti Bakare-Yusuf, diğer yanda Avusturyalı emekli dantel ihracatçısı Grete Bösch’ün kesişen yaşamlarına tanıklık ederken, sömürgeci mirasın yüzyıllar boyunca nasıl şekil değiştirdiğini köle ticareti, yasaklara rağmen süren ticaret ilişkileriyle yeniden düşünme fırsatı veriyor.
Tıpkı bir dantel gibi — zarif, sabırlı ve dayanıklı bir anlatımla film de katman katman dokuyan bu filmin yönetmenlerinden Katharina Weingartner’la BIFED gösteriminin ardından bir araya geldik ve filme dair aklımıza takılanları kendisine sorduk.
Festival sizin için şimdiye kadar nasıl geçti?
Ah, burayı çok seviyorum. Aslında bir bakıma üçüncü gelişim. Gerçi ilkinde covid olduğu için gelememiştim; sanal olarak katılmıştım. Ama… 2020’deki filmim burada ödül kazanmıştı.
Sonra geçen yıl tamamen kadınlardan oluşan jürideydim ve harika vakit geçirdik. Bu yıl da festivali büyük bir keyifle deneyimliyorum. Gerçekten çok özel bir yer burası. Burada tanıştığınız insanlar inanılmaz. Seyirciyle kurulan o yakınlık çok etkileyici. İnsanların sinemayı nasıl hissettiği, ne kadar politik oldukları, ve özellikle tanıştığım harika kadınlar beni çok etkiliyor. Gerçekten ilham verici. Bu tür karşılaşmalar, bir yönetmen olarak beni ayakta tutan şeyler. Bu etkileşim harika.

“Dantel İlişkileri” filminin gösteriminin ardından, filmin size bıraktığı kişisel izlenimleri paylaştınız. Dantel tekstilleri ile sömürgecilik tarihi arasındaki bağlantıyı bu kişisel izlenimler üzerinden keşfetme fikri nasıl ortaya çıktı?
Ben dört yönetmenden yalnızca biriyim, dolayısıyla sadece kendi adıma konuşabilirim; diğer üç kadının yerine konuşamam.
Filmin fikri, Avusturya’da büyüdüğüm bölgeden doğdu. Burası bir tekstil bölgesi — eskiden tekstil fabrikalarının bulunduğu, şimdi bir tür “Silikon Vadisi”ne dönüşen, Avusturya’nın en zengin, en sanayileşmiş kısmı. Uzun süre başka ülkelerde, evimden uzaktaki konularda çalıştıktan sonra, birlikte çalıştığım kişiyle “artık kapımızın önüne bakalım, bölgemizin zenginliğinin ardındaki koşulları araştıralım” dedik. Yüzeyi biraz kazıyınca, köleliğe kadar uzanan inanılmaz hikâyeler bulduk. Daha önce radarımızda olmayan şeylerdi bunlar. Sanırım mesele, eve daha yakından bakmaktı — belgeselci olarak hep uzaklara değil, yakınımıza da bakmak gerektiğini fark ettik.
Filmde bazen Yoruba kültürünün, bazen Katolik kültürün etkisini hissediyoruz. Nijerya ve Avusturya gibi iki çok farklı kültürü bir araya getirmek nasıl bir dramatik gerilim veya diyalog yarattı?
Evet, filmde bir gerilim var ama asıl gerilim, ekip çalışmasının kendisindeydi. Avusturyalı, Katolik, oldukça ataerkil bir arka plandan gelen yönetmenlerle çalışmak ilginçti. Güvenli, varlıklı ama bir yandan da sessizliğe mahkûm bir kültür; çünkü konuşulmayan çok şey var. Diğer iki yönetmen de güçlü, feminist kadınlar ama onlar da ataerkil toplumlarda büyüdüler. Ortak bir hikâye bulmamız uzun sürdü. O gerginlik hâlâ filmde hissediliyor bence. Bunu inkâr etmedik; bununla yüzleştik.
Sömürgeciliğin yaraları halen orada, ama konuşulmuyor. Biz ekip olarak bu ağırlığı omuzlarımızda hissettik, kim kazandı, kim kaybetti, kim hayatta kaldı, kim kalamadı… Avusturya’nın resmen reddettiği ama filmde yankılanan o acılı tarih. Bir yanda sessizlik, diğer yanda canlılık, enerji, ama aynı zamanda bir tür “aşırı tüketim” hali. Belgeselde bu karşıtlıklar ortaya çıktığında ve susturulmadığında, bence o zaman güçlü bir şey olur. Belki de filmimizin en güçlü yanı buydu, susturmadık. Çünkü toplum genelde susturuyor. Olan biteni ve hepimizin birlikte acısını çektiği şeyi…

Filmden bir sahne
Dantel veya el işi gibi kadın emeği çoğu zaman “zanaat” olarak görülüyor, “sanat” olarak değil. Bu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle bağlantılı olduğu söyleniyor. Kadın emeğinin değeri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu sadece zanaatte veya tekstilde değil, sinemada da böyle. Örneğin kurguculuk eskiden hep kadın işi sayılırdı; ta ki dijitalleşene kadar. Eskiden fiziksel olarak kesip biçiyorduk, düşük ücretliydi, kadınlar yapıyordu. Şimdi dijitalleşti, iyi kazandırıyor ve erkekler devraldı. Kadınlar kenara itiliyor.
Benim kuşağımda “erkekler gibi” olabilen çok az kadın vardı. Kadınlar uzun süre bu entelektüel güce, bu teknik ustalığa, bu araçlara erişemedi. 1990’lardan beri ne kadar yavaş ilerlediğimizi görmek hâlâ beni şaşırtıyor. Kadınların yavaş yavaş yönetmen, yapımcı, fon yöneticisi olup diğer kadınları işe alabilmesi çok yeni bir gelişme. Kadınlarla çalışmayı seviyorum. İletişim çok daha kolay oluyor.

Filmde anne-kız ilişkisi ve güçlü kadınların temsili çok belirgin. Kuşaklar arası feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben de 21 yaşında bir aktivist kızın gururlu annesiyim. Onun feminizmi yeni kuşaklara nasıl taşıdığını görmek beni hem şaşırtıyor hem de umutlandırıyor. Onlar çok daha radikaller ve birçok şey artık normal hale gelmiş durumda; bizim uğruna savaşmak zorunda kaldığımız şeyler. Bu inanılmaz. Ama bir yandan da değişmeyen çok şey var. Bu da bana çevresindeki erkeklerin tavırlarını anlatıyor. İki oğlum daha var ve ben iki feminist erkek de yetiştirdim. Bence belki de en önemlisi bu… Erkekleri de feminist olarak yetiştirmek. Ama genel olarak dürüst olmalıyım: Şimdiye kadar ne kadar az ilerleme kaydettiğimiz beni hayal kırıklığına uğratıyor. Dünyada müthiş bir gerileme yaşanıyor şu anda. Doğu Afrika’da ve Nijeryalı kadınlarla çalışırken çok şey öğrendim. Her yerde hâlâ matriarkal izler var, ama Avrupamerkezci ve sömürgeci güçler bunları bastırmayı başardı. Özellikle Hristiyanlığın bu konuda ne kadar yıkıcı olduğunu yeni yeni anlıyorum.
Filminizde kesişimsel bir yaklaşım benimsediğinizi hissediyoruz. Kadın hareketi ile hayvan özgürlüğü gibi diğer hak mücadeleleri arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evet, kızımın kuşağı için kesişimsellik artık doğal bir kavram. Bizim kuşakta durum öyle değildi. Gençken siyah feminizmle çok ilgileniyordum; ABD’deki beyaz feminizm ve sivil haklar hareketi arasındaki gerilimi anlamaya çalıştım. 90’larda “Riot Grrrl” hareketi üzerine bir kadın okuma kitabı derledim. Almanca konuşulan ülkelerde siyah kadınların da yer aldığı ilk kitaplardan biriydi bu; 1997 civarı.
Ancak çok yakın bir zamana kadar ayrıcalıklı beyaz feminizm diğer kadınlara, farklı kesimlere kapılarını kapalı tuttu. Bence asıl sorun da bu: Avrupa merkezci düşüncenin, çok geç uyanan bir bilincin ürünü olması. Belki Türkiye’den de öğrenebileceğimiz şeyler var, çünkü Avrupa’daki elit beyaz feminist çevreler tarafından dışlanan kadınlar burada başka yollar, başka mücadele biçimleri geliştirmiş. Şimdi zaman çok daha kapsayıcı hale geliyor, bu iyi bir şey.

Filmden bir sahne
Kesişimsellik hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evet, çünkü çevre, gezegenin mücadelesi de bunun bir parçası. Ben bir bitki uzmanı ve bahçıvanım. Gençliğimde, beyaz feminizm içinde otlarla ilgilenmek, bahçecilik yapmak, “anneliğe” ait görülen şeylerle uğraşmak küçümsenirdi. Üstelik üç çocuğum oldu, hepsini uzun süre emzirdim; bu da o elit çevrelerde hoş karşılanmazdı. Şimdi zaman değişti. Artık dünyayı, hayvanları, doğayı da bu mücadelenin içine dahil ediyoruz. Kızım da kapsayıcı feminizmi çok önemsiyor.
Bitkilerle ilgileniyorum ve aynı zamanda bahçe ile uğraşıyorum. Fakat gençken, beyaz feminizmde, bitkilere, bahçeciliğe ve bu tür daha anaç, kadınsı şeylere ilgi duymak neredeyse bana ters geliyordu. Ayrıca üç çocuğum olması, onları uzun süre emzirmiş olmam da aynı şekilde. Elitist beyaz feminizmde, bunlar benim için geçerliydi. Ve şimdiki zamanın çok daha iyi olduğunu, dünyayı, hayvanları ve doğayı da dahil ettiğimizi düşünüyorum. Sanırım kızım da bu daha kapsayıcı feminizm biçimini çok önemsiyor.
Türkiye’de kadın ve LGBTİ+ hakları son 20 yılda yasalar ve politikalarla ciddi biçimde kısıtlandı. Bize bir mesajınız var mı?
Evet, haberleri sık sık izliyorum. Özellikle İstanbul’daki eylemleri. Türkiye’de iktidarın baskısına dair düşüncelerimi ifade edecek kelimeleri bulmakta zorlanıyorum ama kadınların cesareti inanılmaz. Çok hayranım. Umuyorum ki birliğinizden güç alarak devam edersiniz, çünkü bu mücadele bitmedi. Bazen olan biteni izlerken gözlerim doluyor. Ben hiçbir zaman Türkiye’deki kadınların yaşadığı kadar büyük korku ya da tehlike içinde yaşamadım. Ama film yapmaya devam edeceğim ve sizlerden biriyle tanışırsam sadece hayranlık duyduğumu bilmenizi isterim. Viyana’da, Avusturya’da biz de sizinle dayanışma içindeyiz. Ne yaptığınızı biliyoruz.
Film hakkında:
Yönetmenler: Anette Baldauf, Chioma Onyenwe, Joana Adesuwa Reiterer, Katharina Weingartner
Yapımcı: Katharina Weingartner
Green Film Consultant (Yeşil Film Danışmanı): Natascha Gertlbauer
Süre: 88 dakika – 2025, Avusturya/Nijerya ortak yapımı






Bir Cevap Yazın