Son zamanlarda sıklıkla karşıma “longevity”, yani uzun yaşamla ilgili içerikler çıkıyor. Tesadüfen değil elbette. Demek ki bir içerik görmüşüm, uzun uzun incelemişim. Sonra algoritma bir diğerini getirmiş önüme, bakmış ilgimi çekiyor, bir anda 140 yaşıma kadar yaşayabileceğimle ilgili videolar, postlar sarmış etrafımı. 

Açıkçası bu fikir beni çok heyecanlandırdı. Hemen yeni bir meslek daha düşünmeye başladım. İç mimar da olmak istiyordum aslında. Belki sonra marangozluk atölyesine bile giderim, eski mobilyaları dönüştürmek hep sevdiğim bir uğraş olmuştur. 

Bir dönem bahçeli bir evde yaşayıp oraya atölye kurmak isterim. Aklımda dönüp duran onlarca kitap fikri de var. Zaten bugüne kadar bestelenmiş tüm şarkıları dinleyecek olsam, eminim 140 yıl bile yetmez. Çok iyi filmler, muhteşem oyunlar, maratonu yapılacak sezonlarca dizi var. Zaten senaryo da yazmak hayalim. O kadar uzun yaşayacaksam, kim bilir belki de yönetmenlik öğrenirim? Lisede keman çalıyordum, piyano kursuna da başlayabilirim. 70’imde şan dersine gitmeme ne engel olabilir? 

Doktora yapsam mı diye arada aklımdan geçiyor, o da olabilir mesela. Yani çok zaman var, tıp da okunabilir aslında. Sudoku çözerek haftalar, felsefe okuyarak seneler geçirebilirim. Hep Çin’de bir dağ köyünde Uzakdoğu sporu öğrenmek istemişimdir birkaç ay, sonra başka bir ülkede Budist gibi yaşamayı denerim. 200’den fazla ülke var, hepsinde birer yıl yaşamaya bile yetmiyor. 110’a gelmeden tüm dünya mutfaklarını derinlemesine öğrenmiş olurum herhalde, şef olmayı da düşünebilirim. 

Heyecanlanıp önümüzdeki zamanın getireceği sınırsız olanak olduğunu fark edince, bu müthiş haberi etrafımdakilere, arkadaşlarıma vermek istedim. Biraz bilimsel anekdotla giriş yaptıktan sonra sordum: “Düşünsene, 140’a kadar yaşayacak olsan, ne yapmak istersin?”

Sizi bilmiyorum, çevrenizi de; ama kendi örneklemimde elli kişiden bir, hadi bilemedin iki kişi bu kadar uzun yaşamaya sıcak bakıyor. Bir arkadaşım dedi ki, “Sen yaşamayı gerçekten seviyorsun. Hayatı bu kadar seven birini hiç görmemiştim.” 

Kelimelerin insan üzerinde garip bir zaman makinesi etkisi olduğuna inanıyorum. Bazı cümleler sizi aniden seneler öncesine ışınlayabiliyor. Bana da öyle oldu. Seneler önce, öğrenci evinde, 14-15 kişi otururken benzer bir konuşmayı yaptığımız akşamı hatırladım. Sadece iki kişi çok uzun yaşamayı istemiştik.

Burada hayal gücünüze yardımcı olabilmek adına, bahsettiğim öğrenci evini detaylandırmak isterim. Ev temel olarak Mert’indi. Yani evin ilk sahibi oydu. Üç artı bir dediğimiz, üç yatak odalı ve genişçe bir salonu olan büyük balkonlu bir evdi. İzmir, Buca’da. Mert evin demirbaşıydı, ev arkadaşları ara ara değişirdi. Evin nüfusu üç olması gerekirken minimum 8 olurdu, maksimumu… Sanırım ne söylesem az kalır. Evin tüm fakültede ünlü bir adı vardı, Mert Sofrası.

Bu evde koridorda, balkonda sıra sıra insanların uyuyakaldığına şahit olmuşluğum, uyandırmamak için üzerlerine basmadan geçmeye çalışmışlığım çoktur. Fakülte bahçesinde bir gün Mert, büyük bir parti planı duyup “Aaa nerede yapıyorsunuz? Biz de davetli miyiz?” diye sorduğunda, partinin kendi evinde olduğunu öğrenmişti. Okul partisi sonrası o evde uyuyakalan birkaç asistan, hatta bir profesör bile olmuştu. 

Evin mutfak fayanslarında board marker’la finans dersleri çalışıldı. Gerçekten abartmıyorum, orada bir ara Sibirya kurdu bile yaşadı. Doğada olsa tavşan falan avlayacak hayvan, yer sofrasına yanaşıp makarnayla beslendi bir süre. Fakülteden o dönem geçmiş herkesin ününü bildiği, mutlaka yolunun düştüğü o meşhur evdi işte.

Mert, tüm bunların yanında hayatımızda tanıdığımız en şanslı insandı. Sağanak yağarken evden çıkar, durağa yürüyene kadar güneş açardı. Otobüsü sadece kendisi durağa geç kalınca geç kalırdı. 

Üniversitede Eda ile tanıştı. Hem aşık hem mutlu oldular. Ne sorunları olabilirdi ki zaten, Mert meseleleri mesele etmezdi. Kendisiyle tartışmak imkansızdı. Okuldaki en cömert, neşeli ve kibar insandı.

Mezun olduktan sonra iş görüşmelerine gidesi gelmedi, önce askerliği halletmek istedi. İşaretlerken hata yapmış, uzun dönem çıktı. Tam üzülecektik ki, İzmir’e düştü askerliği; Mert Sofrası’nda yaşamaya devam edip işe gider gibi gitti geldi. Herkes iş ararken üzerine de maaş aldı. Askerlik bitince de Aselsan’da işe başladı. Bizim grupta ilk evlenen onlar oldular, Eda ile elbette. Öncesinde bir süre İstanbul’a geldi, keşmekeşten sıkılıp sakin ve huzurlu bir hayat için İzmir’e geri döndü. Bir çocukları oldu, Ateş koydular adını. 

Bağımızı hiç koparmadık. Şimdi baktım, en son pandemide yazışmışız, babalar gününü kutlamışım, muhabbet almış gitmiş yine. Birkaç ay sonra bir mesaj daha atmışım; son mesajım “iyi misiniz”, 30 Ekim 2020’de, İzmir depreminde.

Ulaşamayınca bütün eski ekip toplandık, Mert’in şansına o kadar güveniyorduk ki bir boşlukta kurtarılmayı beklediklerine emindik. Üçüncü günün sonunda, Mert, Eda ve iki yaşındaki Ateş’in birbirlerine sarılmış halde buldular cansız bedenlerini. Yuva yaptıkları ev, en büyük şanssızlığıymış meğer. İlk anda kaybetmişler hayatlarını, Doğanlar apartmanında. 

O akşam, çok uzun yaşama fikrine benden başka heyecanlanan tek kişi Mert’ti. Onu, Eda’yı ya da Ateş bebeği geri getirmenin bir yolu yok. Her gün bir sürü insanın hayatı saçma sapan nedenlerle son buluyor. Birileri apartmanların altındaki dükkanların kolonlarını kestiği için, sahte ehliyetle içkili trafiğe çıktıkları için, bazı adamlar reddedilmeyi kendilerine yediremediği için, iş güvenliği sağlanmadığı için, politikacılar dünyanın bir yerindeki toprağı istediği için her gün binlerce insan ölüyor.

Hayatı boyunca gönüllü projelerde çalışmış arkadaşımızın anısını yaşatmak ve başka gençlerin hayallerine kavuşmalarını sağlamak için Tog’un Mert & Eda & Ateş Küçükyumuk Burs Fonu isimli bir burs fonu var. Belki destek olmak istersiniz diye buraya bırakıyorum. Çünkü uzun yaşamayı hayal edebilmek için, önce içinde yaşanacak bir dünya inşa etmek gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin