Doğduğum, büyüdüğüm Üsküdar’daki ahşap, üç katlı, girişteki mermer merdivenleriyle bir semt klasiği olan evimiz ve arka tarafında kedilerimiz, köpeklerimiz, tavuklarımız, hatta bir zamanlar küçük bir kuzu bile yaşayan bahçemiz artık yok. Tıpkı mahallemizdeki pek çok ev ve bahçe gibi. Okula yürüyerek gittiğimiz dolambaçlı yollardaki çeşmeler tarihe bile karışmadı. Lisemin adı değiştirildi, saklambaç oynadığımız, kuytularında ilk utangaç flörtleşmelerini yaşadığımız sokaklarımız, okuldan sonra topluca buluştuğumuz pastanelerimiz, adımızı kazıdığımız ağaçlar, banklar, mahalle bakkallarımız sizlere ömür. Yüzmeyi öğrendiğimiz Salacak kayalıkları, Küçüksu ve boğaz hattındaki plajlar, Çamlıca’da piknik yaptığımız mesire yerleri, kıyı boyunca aile büyüklerimizle gittiğimiz çay bahçeleri, fındık kabuğu gibi boğaz motorları, Kuşkonmaz Camii’ne komşu güzelim tekel binası, tam yanındaki büyük lunapark da artık sadece bizim kuşağın hatıralarında yaşıyor. Biz de bu gezegeni terk-i diyar ettiğimizde, hiç olmamış gibi olacaklar. 

Bütün bu küçük, dar bir mekana sıkışmış, kişisel gibi görünen “hatıra kırıntıları” sadece benim sınırlı hayat izleğime dair değil elbette. 60’larda başlayıp 80’lerde hızlanan bir hikayenin şimdilik son perdesindeyiz. Her gelenin, ama özellikle de popülist sağ iktidarların dünyanın en eski, en eşsiz kentlerinden biri olan İstanbul’u “fethetme”, damgasını vurma arzusunun yıkıcı sonuçlarına uzun süredir maruz kalıyoruz. 

‘Sevda’ modası geçmiş bir kadın adı olarak kaldı

Son 20 yılın karnesi ise çok daha vahim. “Sevdamız” diyerek geldikleri kenti, yırtıcı bir iştahla,  topyekun şirket yağmasına açan iktidar koalisyonunun icraatları, “biz bu kente ihanet ettik” durağında uzunca bir düşünme molasına bile neden olamadı; muhalefetin kullanışlı gördüğü zamanlarda aklına gelen bir cümle olarak gazete arşivlerinde kaldı. 

Onun yerini deprem gerekçesiyle başlatılıp özellikle de kent yoksullarının yaşadığı işçi mahallelerinin “özelleştirilmesiyle” sonuçlanan kentsel (dönüşüm) rant projeleri; başta Kuzey Ormanları’nı tarumar eden İstanbul Havalimanı ve erişim yolları, zaten doğal yeşil alan olan arazilerin içine onlarca yapı inşa edilerek oluşturulan “millet bahçeleri” olmak üzere ormanlık alanlarının talan edilmesi; devasa kalabalıkları çeken plansız, programsız, çarpık yeni semtler, boğaz hattına dikilen, göğü delerken kenti de nefessiz bırakan çok katlı yapılar, “çılgın projeler” aldı.

Sadece yaşayan, nefes alıp veren bir organizma olan kentin kendisi değil, içinde yaşayanların onunla ve birbiriyle kurduğu ilişkiler de çökertildi. Şehir plancılarının, bilim insanlarının, uzmanların, ekolojistlerin, İstanbulluların itirazları, direnişleri kar etmedi; “ben yaptım, oldu” dendi. 

Bütün bunlar faydalanıcı çevre değilse de dindar muhafazakâr ideoloji sahibi karar alıcı(lar) tarafından sadece kar odaklı, sermaye transferine dayalı bir yeniden inşa faaliyeti olarak değil, yıllardır bir türlü istendiği gibi kurulamayan “kültürel hegemonya”nın mekan üzerinden üretilmesine yönelik kararlı bir tercihin adımlarını oluşturdu. Göçle kentteki hakim unsur haline gelen muhafazakâr tabanın bir meşruiyet aracı olarak “rıza inşacısı” haline getirilmesiyle de yapının “stüktürü” tamamlandı.  

Şehir plancısı Gencay Serter, “Muhafazakârlık Kentin İnşası: Muhafazakârlık ve Neoliberalizmin Mekansal Koalisyonu” kitabında Refah Partisi belediyeciliğinden bu yana kamu kaynaklarının büyük projeler yoluyla belirli sermaye kesimlerine transfer edilmesiyle, kar garantili kamu-özel ortaklıklarıyla, kentsel hizmetlerin ücretli hale getirilmesiyle, artık neredeyse fetişizme dönen cami inşaatlarıyla kentin sosyo-mekansal yapısının nasıl değiştirilip dönüştürüldüğünü anlatırken, özellikle hedef alınan İstanbul’un dini referanslarla yeniden üretilmesi sürecinde kentin “ürün”leşmesine dikkat çekiyor. Böylece bir yandan homojenleştirme ve birbirine benzer proje tasarımlarla kent kendi içinde aynılaşırken, aynı zamanda geri kalanından da ayrışıyor. Gencer bu durumu muhafazakâr ve neoliberal yaklaşımların mekansal ortak özelliği olarak değerlendiriyor.  

Şimdi sıra sadece İstanbul için değil, tüm Türkiye hatta dünya tarihi ve mirası için çok kıymetli iki mekanın; Avrupa’yı Çin’e bağlayan raylı sistem ulaşım ve lojistik ağının en değerli iki durağına bu anlayışa uygun bir fonksiyon biçmeye, bunu da şirketlere ve ihalelerden pay almak için sıra bekleyenlere devrini gerçekleştirerek yapmaya gelmiş görünüyor. 

Yeni muhafazakârlık: İçini boşalt, kabuğu muhafaza et 

11 Ağustos 2025 günü, 1800’lerden bu hizmet verdikleri kentte sadece varlıklarıyla bile bir yaşam geleneği, kültür aktarımı ve binlerce hikayeden oluşan kolektif bir hafıza oluşturan Haydarpaşa ve Sirkeci garları, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarına rağmen boşaltıldı. Her iki garda da hiç demiryolu çalışanı kalmadı, hepsi dağıtıldı. Bütün işletmeler; dükkanlar, büfeler Sirkeci’deki tarihi Orient Ekspres ve Haydarpaşa’nın tarihi lokantası dahil tahliye edildi. 

İlk binası Osmanlı’nın Nafia Nezareti tarafından inşa edilen Haydarpaşa Garı,1872’de hizmete girmişti. Ancak zamanla yetersiz kalınca, Chemins de Fer Ottomans d’Anatolie (Osmanlı Anadolu Demiryolları-CFOA) şirketi için Alman mimarlar Kühlmann ve Cuno tarafından neoklasik Alman tarzıyla tasarlanıp bir kent mirası olarak bugünkü haline getirildi. İkinci yaşamı, iktidar bloğunun pek sevdiği, yerlere göklere adını verdiği 2. Abdülhamit döneminde başlamıştı. 

Sirkeci Garı’nın başlangıç noktası da “kardeşi” Haydarpaşa ile benzerdi. Onun ilk binası, İstanbul-Sirkeci- Pythion demiryolu başlangıç noktası olarak Chemins de fer Orientaux (Rumeli Demiryolu Şirketi- CO) tarafından, granit mermerler ve Marsilya Aden’den getirilen taşlar kullanılarak inşa edilmiş ve o da 1872’de çalışmaya başlamıştı. Artan trafik nedeniyle yerine yine Alman mimar August Jasmund tarafından tasarlanan mevcut gar binası inşa edilerek 1890’da, yine Abdülhamit döneminde hizmete açıldı. 

Her iki gar da o zamandan bu yana milyonlarca insanın kente, bazen de ülkeye giriş ve çıkış kapısı; heybelerine doldurdukları hayallerine, umutlarına, başarı ve başarısızlıklarına, özlemlerine, ayrılma ve kavuşma anlarına, varmak ve kaçmak istedikleri her şeye; gar restoranlarının müdavimi sanatçıların, kültür insanlarının yarattığı küçük vahacıklara sahne oldu; kendini, kentini, kentlilerini ve geçip giden yolcuları yeniden ve yeniden şekillendirdi; onların hikayelerini kendi zengin hikayesine kattı. 

2013’e kadar… Bu yıl, her iki istasyon da Marmaray projesi kapsamında kapatıldı. Sirkeci bir süre sonra banliyö trenlerine, 2024 itibarıyla da yılda bir kez gelen Şark Ekspresi için hizmet vermeye yeniden başladıysa da 2010’da çatısında başlayan yangının yayılmasıyla büyük zarar gören Haydarpaşa tamamen sessizliğe büründü. Anahat trenleri 2012’de, banliyö trenleri ise bir yıl sonra gardan son seferlerini yaptı. Yangının ardından restorasyon çalışmaları 2016’da başladı. Garın üzerine örtülen perde o gün bugündür, yani 14 yıldır bir türlü açılamadı. 

Perdenin arkasında ise her iki gar için neredeyse 20 yıldır pişirilen bir plan adım adım şöyle hayata geçiriliyordu: 

  • 2004’de Haydarpaşa Port projesi olarak bölgeyi Dünya Ticaret Merkezi ve kruvaziyer liman şeklinde planlayan proje ortaya atıldı. 
  • 2005, her iki gar ve çevresindeki alanları rant projelerine açma girişimleri hızlandığı yıl oldu. Kimi zaman gökdelen, bazen liman projeleri ısıtıldı ancak hem meslek odaları hem de yıllardır her hafta gar önünde nöbet tutan Haydarpaşa Dayanışması’nın açtığı davalarla çoğu iptal edildi.
  • Haydarpaşa Garı ve çevresi 2006’da “tarihi ve kentsel sit alanı” ilan edildi, Sirkeci Garı ise  Eminönü için 2001’de ilan edilen tarihi ve kentsel sit alanı içinde, “korunması gereken tarihi eser” olarak çoktan belirlenmişti bile ancak “projelerin” ardı arkası kesilmedi. 
  • 2019’da TCDD’nin her iki gar alanını da “kültür ve sanat etkinliklerinde kullanılması amacıyla” kiraya vermesi için bir ihale açıldı ancak bu da yargıdan döndü.  
  • Aynı yıl, ekim ayında Haydarpaşa’ya ait depo alanları,İBB Konsorsiyumu’nun da katıldığı ihale sonucunda aylık 350 bin lira kira bedeliyle Okçular Vakfı’nın eski, genç genel müdürüne ait Hazerfen Danışmanlık Limited Şirketi’ne verildi.Tutuklanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle ihalenin iptali için dava açtı, iptal kararı çıktı.  
  • Bu kez topa Cumhurbaşkanı girdi ve gar sahaları 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle “özel proje alanı” ilan edildi. Karar CHP’li vekiller tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. AYM 26 Ekim 2023’te bu kararı iptal etti. İptal kararı 27 Şubat 2024’te Resmi Gazete’de yayınlandı.
  • Yüksek Mahkeme’nin kararı dokuz ay sonra yürürlüğe girecekti, ancak bu beklenmeden hemen ağustos ayında gar sahalarındaki binaların Kültür Bakanlığı’nca 29 yıllığına kiralanmasına ilişkin protokol imzalandı. Ulaştırma Bakanlığı ile imzalanan protokole göre Haydarpaşa Garı ve arazisi 71,1 milyar TL, Sirkeci garı bölgesi de 9,5 milyar TL’ye Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uhdesine geçti. 
  • Protokole göre bakanlık her iki alanı, çeşitli tüzel kişilikler ve ortaklıklara da kiralayabilecek. 
  • AYM’nin iptal kararı, Kasım 2024’te yürürlüğe girse de Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve Ağustos 2024 tarihli protokol gerekçe gösterilerek 23 Temmuz 2025’te lojmanların 1 Nisan 2026’ya kadar boşaltılması yönünde karar çıktı.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, bütün bu girişimler sürerken gar arazilerinde yer alan binaların restorasyon sonrasında arkeopark, arkeoloji müzesi, performans sanatları merkezi, kütüphane, tematik müze, sergi salonları, sanat ve tasarım atölyeleri olarak değerlendirileceğini,  ayrıca Sirkeci garında “Göç Müzesi” yapılacağını söyledi: Garlarda kültür ve sanat olacakmış, millet bahçesi olacakmış, göstermelik de olsa tren olacakmış ama AVM ve otel olmayacakmış. 

Ama bizatihi turizm sermayesinin önde gelen simalarından olan bakanın ve temsil ettiği “kupon arazilerle” yakından ilgili Cumhurbaşkanı’nın şimdiye dek gösterdiği performans dikkate alındığında, bu cümleler ikna edici bulunmadı. 

İstanbul’un en kalabalık ilçelerinden Kadıköy’deki ender yeşil alanlardan biri yok edilerek Marmaray durağı gerekçesiyle inşa edilen viyadük’ün altında ve çevresinde pıtrak gibi açılan onlarca lüks yeme-içme mekanı ve “butik AVM”, tarihi gar binalarının akıbetine ilişkin çok şey söylüyor. Benzeri pek çok özelleştirme/devir projesi gibi her iki garın da kentin atardamarı işlevini yitirerek birkaç turistik trenin uğrayacağı, halkın değilse de gelen ve giden turistlerin alışverişe yönlendirildiği, tıpkı havalimanları, Haliç ve Galataport gibi dövize endeksli fiyatlarıyla ortalama İstanbullunun erişemeyeceği yeme-içme-tüketim alanlarından oluşan ışıltılı ve lüks birer vitrin haline getirilmelerinin planlandığı sır değil. Bir de okulların belli günlerde etkinlik yapmak için öğrencilerini götürdüğü loş ve çoğunlukla boş birkaç müze ve sergi salonu ile hemen dışında; kimselerin kek yiyip çay içerek “yuvarlanmayı” düşünmeyeceği, ortasına cemaati olmayan devasa bir caminin kondurulduğu millet bahçesi de iliştirdiniz mi, işlem tamam… 

Kent, mekan ve toplumsal bellek kime emanet? 

Bir mekan olarak kent, hem bireysel hem de toplumsal olarak geçmişten neyi saklamak için seçiyoruz, nerede ve nasıl saklıyoruz, sakladıklarımızla ne sıklıkla ve nasıl ilişki kuruyoruz sorularına yanıt verir, vermelidir. 

Tanımı gereği çoğu kez zamanla ilişkilendirilen bellek ise Edvard Casey’in tanımıyla esasen “doğal olarak yer (mekan) odaklı”dır. Var olmak için bir yere ihtiyaç duyar. Aynı zamanda onu yaratır da. Kentin bizzat kendisinin oluşturduğu kolektif/toplumsal bellek geçmişte orada yaşamış, o anda yaşayan, hatta gelecekte yaşayacakların da dahil olduğu, haliyle geçmişle geleceğin bir arada bulunduğu bir süreklilik içinde var olabilir. 

İçinde debelendiğimiz neo-liberal post-modernitenin unutmak ve unutturmak, yeniden, yeni inşa faaliyetleri üzerine kurulu düzeni, Osmanlı özentilerinin “ihya”söylemine karşın, Pierre Nora’nın tarifiyle “hafıza mahallerini” onu hatırlatacak “hafıza mekanları”na  dönüştürürken tanıma, anlama ve hatırlamayı, ait olma ve sahiplenme kavramlarını da keser biçer, sakatlar, sonunda kenti de kentlileri de kendinden, anlamından bağımsız, bağlantısız, yoklar ülkesinin ortasında neyi simgelediği belirsiz bir simgeye dönüştürür. 

Şehir plancısı Görsev Angın, tarihe ve toplumsal belleğe ilişkin “kentin tarihine göz atmak yetmez, oradaki tarihle göz göze gelmek gerekir” diyor: “Sahnelenmiş tarih veya sahnelenmiş bir gerçeklik turistik tarih anlayışından öteye geçemediği gibi çoğu zaman geçmişi hatırlamaya çalışırken, onu etkisizleştirir.” Haklı. Kentin hikayesine kulak vermeyen bir anlayış, onu anlatabilir mi? 

“İnsan, asıl olarak onu hatırlayan son kişiyle birlikte ölür” derler. Kentler için de aynı şey söylenebilir mi, bilmiyorum. Ancak uzun zamandır içine doğduğum, büyüdüğüm, halen yaşadığım semtimi, kentimi tanıyamadığımı, kendimi ait hissedemediğimi biliyorum. Nereye gitsem, nereye baksam sanki burada hiç var olmamışım, hiç iz bırakmamışım, bende hiçbir izi kalmamış; sanki dün, ziyaret için başka bir yerden gelmişim de bilmez gözlerle çevremi izliyormuşum gibiyim epeydir. Sadece  hafızasız kalmış ömrümün bireysel yası da değil tuttuğum; aynı zamanda İstanbul’un en görkemli kapılarından birinde trenden inip vapura binerek karşıya geçemeyecek, onun yerine yeraltından giden tıklım tıkış trenlerde ömür tüketecek; en bilinen Yeşilçam repliklerinden “Seni yeneceğim İstanbul” cümlesinin anlamından ve alt katmanlarından bihaber yaşayıp gidecek yeni kuşaklar için, onlar adına duyduğum bir tür keder. 

Bir de aklımda hep dönüp dolaşan bir soru: Kendini dindar muhafazakâr olarak tanımlayan cenah, sevdalı olduklarını iddia ettikleri bu kadim kentte en sevdikleri Osmanlı Padişahının mirası dahil tek bir değeri bile yüzlerce yılın birikimiyle yarattığı kendine has gelenek, kültür ve kent halkının hayatındaki işleviyle muhafaza etmek yerine kurgu bir uzak geçmişi canlandırmak, kendinden gördüklerini ihya etmek için yıkıp geçerken, tarihi camilerimize, yapılarımıza, sokaklarımıza, yollarımıza; ez cümle “ecdat yadigarlarına”  sahip çıkmak yine, hep bize mi düşecek? 

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin