Yaşadığımız travmaların en günceli olan; başta kaybettiğimiz on binlerce insanımız olmak üzere, hesaplanamaz, ölçülemez, tarif edilemez kayıplara sebebiyet veren 6 Şubat Depremi’nin üçüncü yıldönümüne doğru ilerliyoruz. 

Sabaha karşı yaşanan ilk büyük sarsıntı başladığında Adana’da, doğduğumdan bu yana annemin oturduğu evimizdeydim. Epey sallansak da evimizde hasar oluşmadı, biz de olabildiğince sükûnet içerisinde bir bekleme haline girdik -ne de olsa en büyük sarsıntı artık yaşandı ve bunu atlattık diye düşünmüştük. Fakat öğleyin aynı şiddetle hissettiğimiz ikinci sarsıntıyla beraber büyük bir korkuya kapıldık. O panik içerisinde anneme “Bir daha dönmeyecekmişsin gibi bir çanta hazırla” deyişimi, annemin de “Sen ne diyorsun oğlum” cevabını ömrüm boyunca unutmam mümkün değil. 

Biz bu konuşmamızı takip eden gün içerisinde İstanbul’da oturduğum eve ulaşabildik, bir ay kadar sonra ise annem Adana’ya, hayatımız da rutin seyrine dönebildi. Fakat deprem bölgesinde hayatını, sevdiklerini, beden ve ruh sağlığını, topluma olan inancını, güven hissini kaybeden yüzbinlerce insana, hemşehrilerine dokunamamanın getirdiği yükü aylarca omzumda taşıdım.  

Depremi takip eden günlerde katıldığım Derin Yoksulluk Ağı’nda üzerine çalıştığımız bir proje sayesinde depremden etkilenen, fakat yaşadıkları büyük oranda geri planda kalan, akla gelmeyen çok büyük bir topluluğu keşfettim: Ben ve annem gibi kendisini başka şehirlere atan, ama bizim kadar zamanı ve şansı olmayan; bir anda yıkılmaya yüz tutan veya hemen enkaz haline gelen yuvalarından hiçbir eşyasını alamadan çıkmak zorunda kalan insanlar. 

Her ne kadar sivil toplum depremden zarar gören insanlara elinden gelen tüm imkanlarla koşmaya çalışmışsa da genellikle bu “deprem bölgesi” ile sınırlı kalmıştı. Halbuki yerinden olan yaklaşık 4 milyon insanın 822 bini “iç göçmen” olmuştu-ki bu da her beş kişiden birinin aslında odağımızın dışında kaldığını gösteriyor. Bu insanlar sivil toplum kuruluşlarının görünürlük, yardım ve güçlendirme faaliyetlerinin büyük oranda dışında kaldılar. Bu yazıda, destek yetersizliğinden ötürü göç etmek zorunda kalan  depremden zarar gören ailelere dair gözlemlerimizi paylaşmaya çalışıyorum. 

Derin Yoksulluk Ağı ekibi olarak İstanbul’da ikamet etmeye başlayan ve derin yoksullluk ile aniden yüzleşmek zorunda kalan hanelerle yüzyüze ve telefonla çeşitli görüşmeler gerçekleştirdik. Bu diyaloglar, insanı “zorlayan” türde birçok görüşmeye alışkın olan istisnasız tüm ekibimiz için olağanüstü derecede zorlayıcıydı.   

Bir yanda derin yoksulluk bir yanda aidiyet yitimi

Bizleri en çok zorlayan temalardan biri kişilerdeki aidiyet yitimleri oldu. Göç zorunluluğu beraberinde yeni bir tür yerinden edilme travması da yaratıyor. İstanbul gibi devasa bir metropole bir anda savrulmak, fiziksel olarak kurtulmuş olmanın psikolojik karşılığını taşımıyor. Tam aksine, bir sabah eviyle birlikte şehrini, komşuluğunu, yaşanmışlıklarını kaybetmiş bir insan için o metropol, hiçbir yere ait olmamak hissinin katlanarak arttığı bir yabancılaşma alanına dönüşüyor. 

Depremin ardından birçoğu geri dönemeyeceklerini, orada bir “hayat kırıntısının” bile kalmadığını biliyor. Geriye dönme umudunun olmadığı yerde memleket, artık fiziksel bir yer olmaktan çıkıp soyut ama hep zihinde kalan bir yas alanına dönüşüyor. Bu yasın şiddetini en çok tekrar edilen bu ve buna benzer cümlelerde hissediyoruz: “Evimizden çok memleketimizin yıkılışı bizi yıktı” diyen insanlar, klasik anlamda “evsiz kalmak”tan farklı bir durumu, arada uğrayacak bir “yer”, artık nostalji hissinin dahi yaşanamayacağı geri döndürülemez bir kopuş halini ifade ettiler.

Görüşmelerde bir diğer çarpıcı tema, katılımcıların neredeyse tamamında ortaklaşan bir deneyim olarak ani yoksullaşmaydı. Bu yoksulluk, kuşaklar boyunca devredilen, çocukluktan itibaren içinde büyünülen bir hal değildi; ironik bir biçimde, devredilen yoksullukta aynı zamanda içsel başa çıkma stratejilerinin de bir devri söz konusudur; buradaysa bir anda, sarsıcı ve çoğu zaman daha önce hiç karşılaşılmayan şekilde gurur kırıcı biçimde yaşanmaya başlanan bir çöküşle karşılaştık. Yoksulluğun kendisi kadar, “yoksullaşma süreci” de başlı başına travmatik bir deneyime dönüşmüştü.

Yoksullukla karşılaşma 

Hayatta ilk kez yoksullukla, hem de en kırıcı haliyle yüzleşmek zorunda kalan insan, temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale gelmişlerdi. Deprem öncesinde kendi işinin sahibi olan, birikimi, evi, düzeni olan kişiler; şimdi hiçbir şeyini kurtaramadan İstanbul gibi yabancı bir şehirde, kira döngüsünün içinde, borçla, belirsizlikle, dışlanmayla yaşamaya çalışıyorlar. Her yaz tatil yapabilirken bir koltukta sırayla uyumak zorunda kalan ailelere, kendi işi varken şimdi hijyenik ped dahi alamayan annelere, sofrada yine makarna görünce öfkeyle kendisine zarar veren çocuklara rastladık. 

Bu aniden gelen derin yoksulluğa dair en çarpıcı hususlardan birisi de bazılarının aslında göreceli olarak basit diyebileceğimiz dokunuşlarla düzelebilir türden olmasıydı: Böyle diyebiliyorum, çünkü iş tecrübeleri, meslek birikimleri itibariyle birçoğu aslında kolaylıkla istihdam edilebilecek durumda. Ancak kimisi daha önce hiç iş bulma kurumlarına ihtiyaç duymadığı için, kimisi de devasa bir metropolde yeni oldukları için potansiyellerini ortaya koyacakları mecralara erişemiyorlar. Kimi zaman da memleketinde icra edebildiği mesleğine karşın 2025 İstanbul’unda “kadından usta olmaz” denilerek çalışmalarının önüne set çekiliyor.

Ya çocuklar…

Deprem sonrası İstanbul’a gelen hanelerle yaptığımız görüşmelerin belki de en sessiz ama en ağır bölümü çocukların maruz kaldıkları ayrımcılıklardı. Zaten çok temel eksikliklerle yaşamaya çalışan, çoğu kendi çalışma masasına, dolabına, hatta yatağına dahi sahip olmayan çocuklar okullarda da hem şiveleri, alışkanlıkları, inançları, hatta memleketleri gibi kültürel sebeplerden, hem de okul çantaları, kıyafetleri, ayakkabıları gibi maddi eksikliklerden dolayı gerek bazı öğretmenler gerekse de akranları tarafından çeşitli zorbalıklara maruz bırakılmışlardı. Çoğu durumda bakışların, sessizliklerin, birlikte oynamayı reddetmenin, okula kaydettirmemenin ötesinde açıktan sözlere, aşağılanmalara ve hatta fiziksel müdahalelere varan zorbalık hikayelerini dinledik.

Aynı anda hem “Suriyeli”, hem de “Diyarbakırlı denilerek dışlanan ve bu nedenle okula gitmek istemeyen çocuklara, okul arkadaşlarının ve velilerin “ya namaz kılmayı öğrenirsin ya da yalnız kalırsın” demesi sebebiyle ve sadece sürekli zayıflayan bedenini gizleme üzerine kapanmaya karar veren kız çocuklarına, kayıt parası bulamadığı için binbir çile çeken, gündelik kıyafetlerinin dahi başkalarından verildiğini söyledikleri halde üniformasız öğrencileri okula kabul etmeyen yöneticilere denk geldik. Çocuklara reva görülen bu gibi tüm hareketler onlardaki eşitlik duygusuna, aidiyet hissine ve özgüvenlerine tarifsiz zararlar vermeye devam ediyor. Onlar üzerinde sadece geçici bir üzüntü yaratmıyor; kimliklerini, inançlarını, bedenlerini ve ait olduklarını düşündükleri ne varsa sorgulamalarına neden oluyor. Ve bu izler, çoğu zaman ebeveynlerin suçluluk duygusuyla birleşiyor. 

Deprem sonrasında göç etmek zorunda kalan haneler, geride bıraktıkları memleketlerindeki hemşehrileri gibi “bölgede” olmadıklarından dolayı yardımları, destekleri, güçlendirme projelerini organize eden kurumların odaklarının dışında kalıyorlar. Yeni geldikleri şehirlerde en basit hak ve hizmetlere erişimden dahi mahrum kalıyorlar. Toplu ulaşımdan adres kaydına, resmi başvurulardan gündelik yazışmalara kadar hayatımızın sıradan görünen parçaları, daha önce hiç yaşamadıkları yerlerde, daha önce hiç düşmedikleri konumlardaki onlar için çoğu zaman aşılamaz engellere dönüşüyor. Bu nedenle, başka şehirlere göç edenler de hem depremden zarar gördüklerininin anımsanması hem de iç göçmen olarak değerlendirilmeleri oldukça kritik bir ilk adım olarak önümüze çıkıyor. Politikaların, projelerin ve bütçelerin bu perspektifle şekillendirilmesi; en az deprem bölgesinde kalanlar kadar, yaklaşık onların dörtte biri kadar nüfusa sahip göç edenlerin de haklarının merkezde tutulması gerekiyor.

“Destek mekanizmalarının oluşturulması, yoksulluğun nesiller boyu aktarılmasını önlemek açısından hayati”

Aralarında zanaatkârlardan öğretmenlere, teknisyenlerden girişimcilere kadar çok farklı alanlarda nitelik ve deneyime sahip çok sayıda deprem nedeniyle göçmek zorunda kalanların genellikle tek eksikleri, bu birikimlerini değerlendirebilecekleri mecralara erişim. Bu erişimi sağlayacak ağ çalışmalarını kurmak, sıfırdan yeni beceriler kazandırmaktan hem daha etkili hem de çok daha az kaynak gerektiren bir çözüm olabilir. Bunun yanında engelliler, yaşlılar, çocuklar gibi kırılgan gruplar için de özel destek mekanizmalarının oluşturulması, yoksulluğun ve dışlanmanın nesiller boyu aktarılmasını önlemek açısından hayati.

Deprem sonrası yerinden edilenlerin hikâyesi, toplumsal dayanışma ve sosyal politika hatlarımızda farkında olmadığımız derin çatlaklar olduğunu gösteriyor. Bu çatlakları onarmak, ancak hak temelli, kapsayıcı ve uzun vadeli politikalarla mümkün. Aksi takdirde, birçok hayatın yeniden kurulma ihtimali giderek azalacak.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin