16 Ağustos 2025, Cumartesi

9-12 Temmuz tarihleri arasında Barselona’da gerçekleşen ATGENDER 2025 Avrupa Feminist Araştırmalar Konferansı, yükselen otoriter rejimlere, toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, aktörler, ve liderlerin kurduğu ittifaklara ve bunların oluşturduğu baskı rejimlerine karşı feminist ve queer hareketlerin politik, sanatsal ve dijital direniş biçimlerini bir araya getirerek pek çok güncel meseleyi tartışmamıza olanak sağladı. Ayrıca savaşların yıkıcı etkilerine karşı, oturumlarda Filistin ve Ukrayna’da yaşanan savaşlara ve ölümlere karşı birlikte söz söyleme imkanı elde edildi. 

ATGENDER 2025 İzlenimlerimiz: Queer-Feminist direnişin hatları

ATGENDER (The European Association for Gender Research, Education and Documentation) tarafından üç ya da dört yılda bir gerçekleştirilen Avrupa Feminist Araştırmalar Konferansı bu yıl The Universitat Autònoma de Barcelona’da (UAB) gerçekleşti. Konferans bu sene de feminist, queer ve trans hareketlerin küresel ölçekte karşılaştığı baskılara karşı ürettiği teorik ve pratik direniş biçimlerini tartışmaya açtı. Akademisyenler, aktivistler, araştırmacılar ve sanatçılardan oluşan yüzlerce katılımcı, feminist bilgi üretiminin sınırlarını, kesişimsel mücadeleleri ve yaratıcı direniş yollarını birlikte düşünme fırsatı buldu. Baskı rejimlerine, kimliklerimizi yok sayan ezme/ezilme biçimleri ve bunların farklı yerellerde nasıl deneyimlendiği konusunda derinlemesine bilgi edinmemize imkan sağladı. 

ATGENDER’ın öğrenme, ilham alma ve topluluk oluşturma alanı olarak tanımladığı konferansın bu yılki buluşması, beş yüzün üzerinde katılımcı ve panelistle feminist ve queer aktivistlere, toplumsal cinsiyet uzmanları ve akademisyenlere  önemli bir birlikte düşünme ve dayanışma alanı yarattı.

Biz de Türkiye’den üç feminist araştırmacı/aktivist olarak katıldığımız konferans boyunca edindiğimiz izlenimlerimizi ve Avrupa ölçeğinde toplumsal cinsiyet bağlamında gündemleşen politikaları Türkiye’deki feminist ve LGBTİ+ hareketleriyle paylaşmak için bu haber niteliğindeki kısa metni kaleme aldık.

Yükselen otoriterlik döneminde queer feminist mücadeleler

Konferansın dördüncü günü gerçekleştirdiğimiz panel ile Türkiye’de yükselen otoriterliğin cinsiyet rejimiyle ilişkisini, kutsal aile söylemi üzerinden kurgulanan toplumsal cinsiyet karşıtlığının ulusötesi aktörlerle bağlantısını, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet artarken  feminist ve queer mücadelelerin hem politik hem sanatsal alandaki mücadele stratejilerini aktararak direniş tahayüllerimizi tartışmaya açtık.

Berfu konuşmasında, “Aile Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” aracılığıyla devlet politikalarının tahkim etmeye çalıştığı patriyarkal cinsiyet rejiminin, neoliberal ve militarist temayüllerini ve küresel toplumsal cinsiyet karşıtı ittifaklarla nasıl iç içe geçtiğini vurguladı. LGBTİ+ varoluşun sistematik olarak kriminalize edildiği, doğurganlık hızındaki düşüşün ulusal bir tehdit olarak tanımlanarak kadın bedeninin devlet kontrolüne alınmaya çalışıldığı bu süreçte, feminist ve LGBTİ+ hareketlerin ortaya koyduğu strateji ve söylemlerin özellikle genç kuşaklar nezdinde yankı bulduğunu aktardı. Sunum, Türkiye özelinde devletin toplumsal yapıyı patriyarkal ve dini saiklerle yeniden inşa ederken, küresel faşist blokla kurduğu ittifaklara ve bu yapının neoliberal ekonomiyle ilişkisine odaklandı.

Sevcan, Türkiye’de devletin toplumsal cinsiyet düzenine yönelik müdahalelerini Deniz Kandiyoti’nin “eril restorasyon” kavramı ve kendi doktora tezinde ileri sürdüğü “erkekliği sürdürme telaşı” kavramlarıyla ele aldı. Tiftik, hem devlet politikaları hem de gündelik hayattaki ahlaki denetim pratikleri aracılığıyla yeniden inşa edilen heteropatriyarkal düzenin, bir kriz yönetimi refleksiyle hızla ve panikle şekillendiğini belirtti. Konuşmasında eğitim sisteminden hukuki düzenlemelere, kampüslerdeki faaliyetlerden Onur Yürüyüşü yasaklarına, translara yönelik biyopolitik müdahalelere uzanan bu çok katmanlı baskı mekanizmalarına karşı ise LGBTİ+ hareketinin sürdürdüğü görünürlük mücadelesi, lubunya kimliği, kolektif bakım ve özsavunma stratejileriyle şekillenen güçlü karşı direnç biçimleri olarak öne çıktı. 

Derya ise konuşmasında bu politik bağlam içinde sanatın ve yaratıcı pratiklerin rolünü ele aldı. Kadın cinayetlerini görünür kılan dijital anıt sayaçlardan, performans sanatına; tekstil yerleştirmelerinden feminist kampanyalara uzanan örneklerle sanatın hem bir tanıklık hem de eylem aracı olarak nasıl dönüştürücü bir rol oynayabildiğini gösterdi. Bu sanatsal ve yaratıcı müdahaleleri görünürlüğün ötesinde kayıt tutma, arşiv oluşturma ve dayanışma gibi daha geniş bir çerçevede düşünen bu sunum, bunları adalet ve eşitlik mücadelesi kapsamında ele aldı.  

Bu panel, sadece Türkiye’ye dair özgül bir durum analizi sunmakla kalmadı; aynı zamanda küresel ölçekte otoriterleşen cinsiyet rejimlerine karşı queer feminist  direnişin sanat ve yaratıcı eylemle nasıl örgütlendiğini tartışmaya açtı.

Türkiye’de otoriterleşme, şiddet, direniş, ve mücadele bağlamındaki gelişmeleri, bunların ulusötesi bağlantılarını detaylı biçimde ele aldığımız panelimizin pek çok meselesi, konferansın diğer oturumlarında da sıklıkla karşımıza çıktı. 

Bizim düzenlediğimiz panelin yanı sıra konferansta dinleyici olarak katıldığımız panellerde öne çıkan başlıklardan bazılarını sizler için derledik:

Kutsal aile, doğurganlık ve toplumsal mühendislik

Açılış konuşmalarında ve çeşitli panellerde “aile birliği” ya da “kutsal aile” kavramları, otoriter rejimlerin hem cinsiyet rejimini hem de ekonomi-politikalarını şekillendirmek için kullandıkları bir toplumsal mühendislik aracı olarak ele alındı.

Küresel olarak aile, yalnızca kadınları ev içine hapsetmenin değil, LGBTİ+ varoluşu kriminalize etmenin de bahanesi olarak kurgulanıyor. Düşen doğurganlık oranları “ulusal tehdit” olarak sunulurken, kadının hem ucuz iş gücü hem de ücretsiz bakım emeğinin yüklenicisi bir figür olarak konumlandırıldığı muhafazakar politikalar, militarist söylemlerle birleşiyor.

Queer bakım alanları ve mekânsal direnişler

Konferansta kent/taşra ikiliğinin ötesine geçen analizlerde, taşranın sadece baskı değil; aynı zamanda iyileşme ve bakım alanı da olabileceği vurgulandı. Doğal alanlarda kurulan dostluk temelli birlikteliklerin, hem bireysel iyileşme hem kolektif güçlenme imkânı sunduğu pek çok kez dile getirildi. Güvenli alanların hem kentlerde hem de taşra da oluşturulabileceği, dayanışmaya dayalı kolektif yaşamın bu mekanları kapsayıcı ve güvenli kılan mesele olduğunun altı çizildi.

Queer gece hayatı için oluşturulan alternatif mekanlarda  güvenli alanlar oluşturmak için eğlence hayatı içinde bakımı yeniden düşünürken, pratikte  kapsayıcılığı gerçek anlamda hayata geçirmek için ne tür strateji ve yöntemlerin uygulandığı paylaşıldı. Bu noktada güvenli alan, bir mekândan ziyade bir ilişki biçimi olarak ele alındı.

Dijital feminist aktivizmler, arşivler ve anlatılar

Bu hatta yapılan sunum ve paylaşımlar, dijital araçlarla ve platformlarda oluşturulan feminist arşivlerin pasif birer depo olmaktan öte, iyileşme, politik eylemlilik ve sistematik baskıya karşı kolektiviteyi ve dayanışmayı mümkün kılan mekanlar olduğunu farklı örnekler aracılığıyla ortaya koydu. 

Bu alandaki aktarım ve çalışmalar geçmişte feminist hareketlerin ulusötesi dayanışma ağlarıyla nasıl örüldüğünü belgeleyen fiziksel arşivlerden; cinsel şiddetle mücadelede hashtag’lerin birer bellek, örgütlenme ve dayanışma aracına dönüşmesine; İranlı siyasi kadın mahpusların hapishane deneyimlerini direnişle ilişkilendirmek üzere sosyal medyayı kullanma pratiklerinden, “Jin, Jiyan, Azadî” [“Kadın, Yaşam, Özgürlük”] hareketi aktivistlerinin resmi ve milliyetçi anlatılara karşı dijital alanda kurdukları karşı söylemlere uzanan örnekler, feminist mücadelenin tarihsel sürekliliği ve güncel çeşitliliğine işaret ediyor.

Bu geniş yelpaze, toplumsal cinsiyet temelli direnişin yalnızca içerikten değil, mecralardan da beslendiğini ortaya koyuyor. Söz konusu örnekler, bu dinamik üzerine birlikte ve derinlikli düşünmenin aciliyetini yeniden hatırlatıyor.

Kürtaj, dijital dayanışma ve feminist teknolojiler

Bu başlık altında, Polonya, ABD, Brezilya ve İtalya gibi ülkelerde kadın bedeni ve doğurganlık üzerindeki devlet denetimini artırmak amacıyla kürtaj hakkının çeşitli yollarla kısıtlandığı belirtildi. Buna karşılık, feminist ağların dijital teknolojileri kullanarak yeni dayanışma biçimleri geliştirdiği vurgulandı. 

Bu bağlamda hapla kürtaj (medical abortion) için geliştirilen haritalama araçları, hacker etiğine dayalı dijital platformlar ve feminist bilgi paylaşım sistemleri yalnızca hizmete değil; bilgiye, kürtaj sonrası bakıma ve direniş olanaklarına erişimi de mümkün kılıyor.

Cezaevleri ve beden politikaları

Bu alandan dinlediğimiz çalışmalar, cezaevlerinin yalnızca kapatma değil, aynı zamanda “makbul” bedenler üretmeye yönelik ideolojik aygıtlar olduğunu ortaya koyuyor. “Birbirimizi hayatta tutmaya çalışıyoruz” ifadesiyle tanımlanan queer bakım ilişkileri, devletin ve cezaevi yönetiminin deadnaming (kişinin söylediği adı reddederek kimlikte yazılı olanı kabul etme) uygulamalarına karşı geliştirilen kendi isminde ısrar stratejileri ve biting back (karşı saldırı) olarak adlandırılan misilleme pratikleri, trans mahpusların sadece hakları ellerinden alınan ve ayrımcılığa maruz bırakılan pasif mahpuslardan ibaret olmadığını, direnişini mahpusluk deneyiminde de devam ettiren aktif özneler olduklarını ortaya koyuyor. Cis-heteronormatif sağlık rejimi ve disipline edici cinsellik politikalarıyla şekillenen cezaevi şiddetine karşı geliştirilen kolektif özsavunma stratejileri, bu alanı hem politik hem metodolojik açıdan özgün kılıyor.

Saha çalışmalarında yalnızca mahpuslarla değil aynı zamanda cezaevi çalışanı non-binary ve translarla yapılan görüşmeler queer bakım ilişkilerini çift taraflı biçimde ortaya koyuyor. Bu sunumlar, trans ve non-binary mahpusların cezaevi şiddetine karşı örgütlü ve dirençli özneler olarak konumlandığını gösteriyor.

Tabandan örgütlenme ve bakım odağında dönüştürücü adalet

Ayrımcılığa ve hak ihlallerine maruz bırakılan toplulukların kendi bakım ve destek altyapılarını nasıl oluşturduğunu inceleyen sunumlar, bu taban hareketlerinin devletin sosyal yardım ve hukuk sistemlerindeki problemlere ve daha geniş toplumsal eşitsizliklere yanıt olarak üretildiğini ve işlediğini ortaya koydu. 

Farklı yerellerin bağlamlarında örgütlenen bu bakım ve direniş pratikleri, bir yandan hegemonik mekanizmaların işleyiş ve kabullerine meydan okurken bir yandan da topluluk oluşturma ve hayatta kalma için yeni imkan ve alanlar yaratıyor. 

ATGENDER 2025, yalnızca feminist bilgi üretiminin değil, aynı zamanda ortak direnişin ve umutlu hayal gücünün de mekânıydı. Feminist ve queer mücadeleler, otoriterliğin çok katmanlı baskılarına karşı yalnızca karşı durmakla kalmıyor; aynı zamanda dönüştürücü kolektif yaşam biçimlerini de mümkün kılıyor. Sanattan dijital dayanışma ağlarına, taşradan metropole yayılan bu çoğul direnişler, sınırları aşan küresel bir queer feminist direnişin izlerini taşıyor. Bu izleri takip etmek, yalnızca teorik bir çaba değil; aynı zamanda yaşanabilir bir geleceği kolektif olarak kurma çağrısı. Bu alanların çoğalması, güçlendirilmesi ve daha çok kişiye ve coğrafyaya erişilebilir hale gelmesi eşitlikçi, adil ve kapsayıcı geleceklerin kurgulanabilmesi için büyük önem taşıyor.

* Bu yazı Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteğiyle hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla yazarlara aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin