19 Temmuz 2025, Cumartesi
“İnsan akıllı bir varlıktır.”
Öyle mi gerçekten?
Kahvenizi alın, beynimizin nasıl mantık dışı ama sistematik şekilde saçmaladığını birlikte keşfedelim!
Yatırım kararlarından kahve boyutlarına, bilmediğimiz şeyleri nasıl “çok iyi bildiğimizi” sanmamıza kadar…
Cansu Özge Özmen’in hazırlayıp sunduğu Muzır Konular yarın YouTube kanalımızda! okumak için:
Rasyonellik insanın kendi türünü, bireylerin de kendilerini tanımlarken sıkça kullandığı bir ifade. Ancak son on yıllarda psikoloji, davranışsal ekonomi ve bilişsel bilim alanlarındaki araştırmalar bunu insan için doğru bir sıfat olmadığını gösteriyor. İnsanlar rasyonel karar vericiler değil; aksine, sistematik ve öngörülebilir bir şekilde akıl dışı davranıyorlar.
Klasik ekonomik teori, her zaman faydayı maksimize eden hayali bir insan modeli olan Homo Economicus üzerine kurulu. Ancak gerçek insanlar böyle değil. İnsanlar erteliyor, çoğu zaman sadece duygularıyla hareket diyor ve sezgisel kararlar veriyorlar.
Birçok insan, politik tercihini program ya da politika temelli değil, adayın sesi, yüzü, gülüşü, kendine benzerliği gibi duygusal uyaranlara göre yapıyor.
Jonathan Haidt’a göre (2012), insanlar önce içgüdüsel bir yargıya varıyorsa, sonra bu yargıyı akıl yoluyla savunuyor. Buna “duygusal sezgi modeli” deniyor.
1970’lerde psikologlar Daniel Kahneman ve Amos Tversky, insanların karar verirken mantık değil, zihinsel kısayollar kullandığını ve bu kısayolların çeşitli bilişsel hatalara yol açtığını göstererek rasyonel insan mitini yıktılar.
Örneğin, erişilebilirlik sezgisi insanların bir olayın olasılığını, o olayın akıllarına ne kadar kolay geldiğine göre değerlendirmelerine neden oluyor. Medyada uçak kazalarının sıkça haber yapılması, insanların bu tür kazaların daha sık olduğunu düşünmesine yol açıyor.
Diğer yandan 2006’da yapılan bir çalışmaya göre alışılmış kanının aksine, bir seçim yapmadan önce ayrıntılı ve bilinçli bir şekilde düşünmek her zaman avantaj sağlamıyor. Bilinçli ve bilinçdışı düşünmenin özelliklerine dair son bulgulara dayanarak, şu hipotezi test ediyorlar: Basit tercihler (örneğin farklı havlular ya da fırın eldiveni setleri arasında seçim yapmak gibi) gerçekten de bilinçli düşünme sonrasında daha iyi sonuçlar verirken,
karmaşık konulardaki tercihler (örneğin farklı evler ya da arabalar arasında seçim yapmak gibi) bilinçdışı düşünceye bırakılmalı.
İnsanlar kazançları seviyor ve kayıplardan nefret ediyor. Üstelik bu nefret, aynı miktardaki kazanç hissinden çok daha güçlü. Bu duruma kayıptan kaçınma deniyor. Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin Beklenti Teorisi’nde (1979) ortaya koyduğu bu kavram, ekonomik davranışlarımızın temel bir motivasyonunu açıklıyor: İnsanlar 100 TL kazanmanın getirdiği hazdan çok, 100 TL kaybetmenin acısını daha yoğun hissediyor.
Bu irrasyonel eğilim, yatırım kararlarında olduğu kadar gündelik hayatta da etkisini gösteriyor. Örneğin birçok kişi, düşmeye devam eden bir hisse senedini sadece “çok kaybettim, en azından birazını geri kazanayım” umuduyla elinde tutuyor.
Kredi kartı şirketlerinin, nakit ödeme yapanlara daha düşük fiyat sunmak yerine kredi kartı kullananlara “ek ücret” eklemesi tamamen kayıptan kaçınma psikolojisine dayanıyor. Araştırmalar, bir ürünü “kredi kartı ile alırsanız fazladan 5 TL” (para puan falan var ya) şeklinde sunmanın, “nakit ödeyenlere 5 TL indirim” demeye göre çok daha caydırıcı olduğunu gösteriyor.
Kayıptan kaçınmanın bir diğer formu olan sahiplik etkisi. İnsanların bir şeyi sadece onlara ait olduğu için daha değerli görme eğilimi. Araştırmacılar öğrencilerin bir grubuna ücretsiz kupa verildiği, diğer gruba ise bu kupaları alma fırsatı sunulduğu bir deney yapıyor. Sonuç: Kupayı alanlar, kupayı satmak için yüksek fiyat istiyor; almayanlar ise aynı miktarı ödemeye yanaşmıyor. Bu eşyanın kendisinin değil, “benim olması” fikrinin değerini artırdığını gösteriyor.
İkinci el araba satışlarında, satıcılar genellikle araçlarının ederinden daha fazla fiyat biçiyorlar. Neden? Çünkü o araçla yaşadıkları deneyimler, anılar, yolculuklar var. Bunların hepsi “duygusal sahiplik” yaratıyor.
Çapa etkisi, satın alma davranışlarımızda bizi manipüle eden güçlü bir etken. Bir fiyat, ürün ya da değer ilk olarak karşımıza çıktığında zihnimiz ona “yapışıyor” ve sonraki tüm değerlendirmeleri bu çapaya göre yapıyor. Starbucks gibi büyük markalar da menülerini bu tür psikolojik eğilimlere göre düzenleyerek hem ortalama satış artırıyor hem de müşterinin “akıllıca tercih yaptım” hissini yaşamasını sağlıyor.
Starbucks menüsüne baktığında genellikle üç ya da dört farklı boyutta içecek görürüz:
Tall (küçük), Grande (orta), Venti (büyük).
Mesela
• Tall: 55 TL
• Grande: 60 TL
• Venti: 62 TL
Burada göze çarpan şey şu: En küçük boy, en büyük boyla kıyaslandığında çok da ucuz değil. Hatta çoğu müşteri şöyle düşünüyor:
“Zaten 60 lira vereceğim, 2 lira daha verip en büyüğünü alayım bari.”
İşte bu, çapa etkisi. İlk gördüğün yüksek fiyat (örneğin Venti fiyatı), zihninde bir “referans noktası” oluşturuyor. Bu sayede daha pahalı olan seçenek “makul” görünmeye başlıyor. Aslında müşteri daha fazla kahve içmek istediği için değil, fiyat farkı küçük göründüğü için büyük boyu alıyor.
İnsanlar genellikle yeteneklerini ve bilgilerini abartıyor. Bu durum aşırı özgüven etkisi olarak adlandırılıyor. Örneğin, Svenson’un (1981) yaptığı çalışmada, katılımcıların %93’ü kendilerini ortalamadan daha iyi bir sürücü olarak değerlendiriyor—ki bu istatistiksel olarak imkânsız.
Finansal piyasalarda da bu durum yaygın. Barber ve Odean’ın (2001) çalışmasına göre, en çok işlem yapan bireysel yatırımcılar, en düşük getiriyi elde ediyor—çünkü kendilerine gereğinden fazla güveniyorlar.
İnsanlar bilgiye de objektif şekilde yaklaşmıyor. Genellikle mevcut inançlarını destekleyen bilgileri seçip zıt görüşleri göz ardı diyorlar. Bu eğilim “doğrulama yanlılığı” olarak biliniyor.
Bir deney sonuçlarına göre karmaşık toplumsal meseleler hakkında güçlü görüşlere sahip insanlar, bu konularla ilgili deneysel kanıtları genellikle önyargılı bir şekilde inceleme eğilimindeler. Bu kişiler, kendi görüşlerini destekleyen kanıtları kolayca ve sorgulamadan kabul ederken, çelişen kanıtları daha eleştirel bir gözle değerlendiriyor.
Bu nedenle, karışık ya da rastlantısal deneysel bulgulardan, başlangıçtaki görüşlerini gereğinden fazla destekleyen sonuçlar çıkarabiliyorlar.
Bu varsayımları test etmek amacıyla, idam cezasını destekleyen ve karşı çıkan 48 üniversite öğrencisine, ölüm cezasıyla ilgili iki uydurma araştırma sunuluyor:
Bunlardan biri katılımcının mevcut görüşünü destekliyor gibi görünürken, diğeri görüşüne ters düşüyor.
Tahmin edildiği gibi, hem idam cezası savunucuları hem de karşıtları, kendi görüşlerini destekleyen sonuçları ve yöntemleri daha ikna edici ve güvenilir buluyor.
En ilginç olan olgulardan biri “Dunning-Kruger etkisi”. İnsanların kendi eksikliklerini fark edememesi durumu.
Düşündüğümüzden çok daha cahiliz, hepimiz. 2008 yılında yaklaşık 1500 Amerikalı yetişkinle yapılan bir ankette, katılımcıların yalnızca %53’ü elektronların atomlardan daha küçük olduğunu biliyor.
Sadece %51’i, Güneş’in Dünya etrafında değil, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü ve bu dönüşün bir yıl sürdüğünü doğru şekilde belirtebiliyor.
Yine aynı ankette, katılımcılara yeni bir yüksek tansiyon ilacının nasıl test edilmesinin daha iyi olacağı soruluyor:
(a) İlacı 1000 kişiye doğrudan vermek mi?
(b) 500 kişiye ilacı, diğer 500 kişiye ise plasebo vermek mi?
Katılımcıların yalnızca %38’i, plasebo kontrollü testin daha doğru olduğunu belirtip bunu mantıklı bir şekilde açıklayabiliyor.
En cahil olduğumuz konu da kendi cehaletimizin sınırları. İnsanların cehaleti çoğu zaman onların fark edemeyeceği kadar görünmez—başka bir deyişle, meta-cehalet yaşıyoruz; yani ne kadar cahil olduğumuzu bilmiyoruz.
Elbette, insanlar zaman zaman bazı konularda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını ya da daha fazlasını öğrenmek istediklerini fark edebilirler.
Bu durumu anlamak için şu üç kategoriye dikkat etmek gerekiyor:
1. Bilinen bilinenler : Sahip olunan ve sahip olunduğu bilinen bilgiler.
2. Bilinen bilinmeyenler: Sahip olunmayan ve sahip olunmadığı bilinen bilgiler.
3. Bilinmeyen bilinmeyenler: Bir konu için aslında önemli olan ama kişinin eksikliğini bile fark etmediği bilgiler.
Bu son kategori, cehaletimizin en kritik alanı. Bu, insanların aklına bile gelmeyen noktaları kapsıyor.
İnsanlar toplumsal koşullar hakkında da çarpıcı derecede yanlış inançlara sahip olabiliyorlar—ve en çok yanılanlar, kimi zaman görüşlerine en fazla güven duyanlar olabiliyor.
Refah devleti üzerine yapılan bir kamuoyu araştırmasında, katılımcıların en kendinden emin olanları, ABD’de ailelerin %25’inin sosyal yardımlardan yararlandığını düşündüklerini belirtiyor (gerçekte bu oran yaklaşık %7).
Ayrıca, sosyal yardım alanların %80’inin Afrikalı-Amerikalı olduğunu düşündüklerini söylüyorlar (gerçekte bu oran %50’nin altında).
Dahası, federal bütçenin %15’inin sosyal yardımlara gittiğini düşünen katılımcılar, bu konuda doğru cevabı verenlerle (yaklaşık %1) aynı düzeyde özgüvene sahip.
2003 yılında Paulhus ve çalışma arkadaşları, katılımcılardan Napolyon’dan davranışçılığa, Çifte Anlamlardan İlahi Komedya’ya kadar uzanan 150 farklı konuda bilgi düzeylerini değerlendirmelerini istiyor.
Bu gerçek başlıkların arasına, deneyciler tarafından tamamen uydurulmuş 30 sahte konu da gizlice ekleniyor.
Gerçek konular söz konusu olduğunda, katılımcılar bu başlıkların %44’ü hakkında en azından “bir miktar bilgiye sahip olduklarını” söylüyorlar.
Ancak uydurma konular için de katılımcıların yaklaşık %25’i, bu başlıkları tanıdıklarını ve bildiklerini iddia ediyor.
Paulhus ve ekibi bu durumu “aşırı iddia” olarak adlandırıyor ve bunun, bireyin kendini olduğundan bilgili göstermeye yönelik bir özgüven artırma stratejisi olduğunu belirtiyor
Yani kısacası uyduruyoruz. Bilmiyorum demiyoruz. Benzer bilgileri kafamızda derleyip, o konuda da bilgi sahibi olduğumuzu düşünüyoruz. Futbolla ilgili bir şeyler bildiğimiz için, maç izlerken takımın hocasından, oyuncusundan ya da hakemden daha iyi iş çıkaracağımızı düşünüyoruz mesela.
Bir kişinin (ya da başka birinin) verdiği cevabın doğruluğunu değerlendirme eylemi, aslında en başta doğru cevabı verebilmek için gereken uzmanlığa dayanıyor.
Bir cevabın doğruluğunu yargılamak gibi meta-bilişsel görevleri yerine getirmek için gereken beceriler aynı zamanda doğru cevabı üretmek için de gereken bilişsel beceriler.
Yani, birinin gramer açısından doğru bir cümle kurup kurmadığını değerlendirmek mi istiyorsun?
Bu yargıya varmak, başlangıçta gramer açısından doğru bir cümle kurmakla aynı bilgi setini gerektiriyor.
Veya mantıksal olarak sağlam bir argüman oluşturulup oluşturulmadığını değerlendirmek mi istiyorsun?
Bu değerlendirmenin kendisi, zaten o sağlam argümanı oluşturma bilgisine sahip olmayı gerektiriyor.
Dolayısıyla, kötü performans gösteren kişiler, doğru cevabı üretirken yaşadıkları bilgi eksikliğini,o cevabın doğruluğunu yargılarken de aynı şekilde yaşıyorlar. Bu da sınavdan düşük alan öğrencilerin neden hep sınavdan daha yüksek alması gerektiğini düşündüğünü açıklıyor.
Aynı bilginin farklı şekilde sunulması, insanların kararlarını dramatik biçimde etkileyebiliyor. Bu duruma “çerçeveleme etkisi” deniyor. Tversky ve Kahneman’ın (1981) yaptığı klasik bir çalışmada, katılımcılara ölümcül bir hastalıkla ilgili iki farklı tedavi seçeneği sunuluyor:
– Program A: “200 kişi kurtarılacak.”
– Program B: “600 kişiden 1/3’ünün tamamen kurtulma, 2/3’ünün ise tamamının ölme olasılığı var.”
Çoğu insan kesin sonucun olduğu A seçeneğini tercih ediyor. Ancak aynı seçenekler “ölüm” üzerinden çerçevelendiğinde:
– Program C: “400 kişi ölecek.”
– Program D: “1/3 ihtimalle kimse ölmeyecek, 2/3 ihtimalle 600 kişi ölecek.”
Bu sefer katılımcıların çoğu riskli olan D seçeneğini tercih diyor. Oysa tüm seçenekler matematiksel olarak aynı. Sadece anlatım tarzı, insanların kararını değiştiriyor.
İnsanlar sadece ekonomik ya da kişisel konularda değil, ahlaki ve politik meselelerde de irrasyonel davranıyorlar. Filozof Michael Huemer (2013), çoğu siyasi görüşün rasyonel düşünceyle değil, duygusal yönelimlerle şekillendiğini ileri sürüyor. İnsanlar çoğunlukla inançlarını akıl yoluyla savunmuyor; onları sadece “hissettikleri” için benimsiyor.
Sonuç olarak insan irrasyonelliği rastgele ya da tesadüfi değil. Tam tersine, sistematik ve tahmin edilebilir bir yapıya sahiptir. Aşırı özgüven, bilişsel yanlılıklar, zaman tutarsızlığı, sosyal etki, çerçeveleme ve ahlaki çelişkiler gibi davranış kalıpları, insanların karar verirken tekrar tekrar yaptığı hataları ortaya koyar.
İnsan doğasının bu yönünü kabul etmek, hem bireysel gelişim hem de toplumsal ilerleme açısından büyük önem taşıyor.
Bugün ne kadar irrasyonel olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Muzır konularda gelecek ay görüşmek üzere. Hoşçakalın.






Bir Cevap Yazın