3 Temmuz 2025, Perşembe

Christian Petzold’ün 2023 yılında gösterime giren ve Türkçe’ye “Kızıl Gökyüzü” olarak çevirilen “Afire”, ilk bakışta kişisel bir dramı anlatıyor gibi görünse de bir grup gencin tatil evi izolasyonunda geçen kırılgan ilişkileri, sessiz çatışmaları, egosantrik bir yazarın kendi iç hesaplaşmaları.
Ama fonda sürekli var olan, giderek yaklaşan, kimsenin tam olarak önemsemediği o yangın, filmin asıl meselesidir. Ve bu mesele bugün Türkiye’de, 15 gündür farklı şehirlerde süren kontrol altına alınamayan, can alan, orman yakan, hayvanları yok eden yangınlarla iç içe düşünülmeden anlaşılmaz.
Petzold’un filmi, yangını uzaktan izleyenlerin ahlaki başarısızlığına dair bir alegori sunar. Leon karakteri – genç bir yazar, kendi yazdığı romanı büyük bir ciddiyetle dünyadan kopuk bir biçimde ele alırken – doğanın çığlığını duymamayı seçer. Ağaçlar yanarken, ormanda hayvanlar can verirken, o yazı masasındaki kelimelere sığınır. Onun için yangın yalnızca arka plandadır; tıpkı bizim ekranlarımızdaki haber bültenlerinde “kontrol altına alınamayan yangın” başlıkları gibi.
Ancak yangın, nihayet o eve, o tatil yalıtımına ulaştığında edebiyat da, aşk da, bireysel dertler de susturulur. Leon, yakını olan birini kaybettiğinde – yani doğa kaybı, kişisel kayıpla birleştiğinde – gerçekliğe ulaşır. Bu edebi gerçeklik, bir tür gecikmiş farkındalık halidir: doğa dışımızda bir şey değildir, biz ondan ayrı değilizdir.

Bugün Türkiye’de, günlerdir süren yangınlar karşısında toplumun geniş kesimlerinde yaşanan kayıtsızlık da Leon’unkine benzer. Yangın uzaktadır, orman köylülerinin, yaban hayvanlarının, ağaçların başına gelmektedir. Televizyonlar eğlence programlarını sürdürür, şehirlerde hayat “normal” akışındadır.
Oysa bu yangınlar yalnızca kırsalda değil, iklim krizinin tam ortasında yanan bir ülkenin ruhundadır. Ve tam da bu süreçte çıkarılan yeni iklim “kanunu”, çıkarılması planlanan zeytin kanunu, yangınlara karşı önlem almaktan çok, patronların kârını büyütmeyi amaçlar. Bu düzenlemeler, yangına su değil, benzin taşımaktadır.
Tıpkı Leon’un yazamadığı romanı gibi, bizim de artık yazamadığımız bir hikâyemiz var: doğayla birlikte yaşamaya dair, müşterek bir hayat tasavvuru. Her yanışta biraz daha silinen, kül olan bir hikâye. Kızıl gökyüzü sadece bir görsel değil; bir uyarıdır, bir ağıttır, bir çığlıktır.

Ve bu film bize şunu hatırlatır: yangın uzakta bile olsa bizimdir. Çünkü ağaçsız bir ülke, kuşsuz bir sabah, rüzgârsız bir gökyüzü mümkün değildir. Çünkü doğa yandığında sadece orman değil vicdanımız da kül olur. Ve bazen gerçekliğe ancak yangın eve vardığında ulaşırız – ama o zaman da artık çok geç olabilir.






Bir Cevap Yazın