Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, Orhan Kemal’in güzel anısına ithafen yazdığı o unutulmaz şiirinin bir bölümünden yola çıkalım:  

 Çalışmışım on beş saat,  

 Tükenmişim on beş saat,  

 Acıkmışım, yorulmuşum, uykusuz kalmışım,  

 Anama sövmüş patron,  

   Ter döktüğüm gazetede.  

Sıkmışım dişlerimi,  

Islıkla söylemişim umutlarımı,  

   Susarak söylemişim.  

Sıcak bir ev özlemişim,  

Sıcak bir yemek,  

Ve sıcacık bir yatakta  

   Unutturan öpücükler…  

Çıkmışım bir kavgadan,  

   Vurmuşum sokaklara…  

Şimdi gelin, son 20 yılımızı birlikte gözden geçirelim. İstatistikler ve gerçekler üzerinden konuşalım. Öncelikle iş cinayetleriyle başlayalım. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) resmi sitesinde yayımlanan ve herkesin erişimine açık olan 2007-2023 yıllarına ait verileri inceleyerek son 16 yılı değerlendirebiliyoruz. Bu veriler, iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle yaşanan can kayıplarının boyutunu anlamamızı sağlıyor.  

SGK’nın istatistik paylaşma yöntemini biraz garip bulsam da verilere ulaşabilmemiz önemli. Ancak asıl beklediğimiz, kazaları ve ölümleri önleyici projelerin hayata geçirilmesi ve bu projelerin somut sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılmasıdır.  

SGK verilerine göre, son 16 yılda 30 bin işçinin yaşamını yitirdiği ortaya çıkıyor. Fakat SGK’nın yalnızca sigortalı çalışanları kapsayan veriler sunduğunu unutmayalım. Kayıt dışı çalıştırılan, özellikle göçmen işçilerin ölümleri bu istatistiklere yansımıyor.  

Ne yazık ki, emeğimizle geçinmeye çalışırken bir yandan da ölümle burun buruna yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu durum, işçi sağlığı ve güvenliği politikalarının acilen etkili bir şekilde uygulanması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.  

Denetimsizlik, gerekli güvenlik önlemlerinin alınmaması ve verilen cezaların yetersiz kalması, Türkiye’nin iş cinayetlerinde Avrupa’da neden birinci sırada olduğunu açıklıyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, dünyada her yıl yaklaşık üç milyon işçi, iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu veri, dünyadaki sömürü düzeninin, yani kapitalizmin kanla beslendiğini gözler önüne seriyor.  

Yapılan araştırmalara göre, hayatını kaybeden işçilerin yaklaşık yüzde 25’ini kadınlar oluşturuyor. Ancak kadınlar yalnızca iş cinayetlerinde değil, erkek şiddetiyle de mücadele ediyor. Son 17 yılda, 5 binden fazla kadın öldürüldü veya kayboldu. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin ardından, bu sayıların daha da arttığı görülüyor. Ne yazık ki, bu konuda da dünya sıralamasında ilk sıralardayız.  

Kadınlar, hayatın her alanında büyük bir özveri ve dirençle mücadele ediyor. Ancak bu mücadelenin kazanılması, yalnızca kadınların çabasıyla mümkün değildir. Toplumsal adaletin sağlanabilmesi için duyarlı tüm bireylerin sesini yükseltmesi ve sorumluluk alması gerekiyor. Çünkü adalet, ancak birlikte mücadele edildiğinde gerçekleşmiş olur.  

Unutmamak gerekir ki gerçek bir değişim, yalnızca sözlerle değil, eylemlerle mümkündür. Bu bağlamda,  

Zaman kaybetmeden;  

– İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmeli, 

– 6284 sayılı yasa etkin bir şekilde uygulanmalı,  

– Toplumsal cinsiyet eşitliği için kapsamlı politikalar hayata geçirilmeli.  

Görmezden gelinen yara: Çocuk işçiliği

Resmi rakamlara göre Türkiye’de 720 bin, kayıt dışıyla birlikte iki milyon çocuk işçi bulunuyor. Son 12 yılda en az 770 çocuk, çalışırken hayatını kaybetti. Bu tablo, çocuk emeğinin sömürüsünün ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor. Ne var ki, devlet politikaları bu sorunu önlemede yetersiz kalıyor.  

Çocuk işçiliği, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir yaradır. “Üç çocuk, beş çocuk” söylemleriyle pompalanan nüfus politikaları, çocukların eğitim hakkından yoksun bırakılarak ucuz iş gücüne dönüştürülmesiyle çelişiyor. Son dönemde MESEM projesi adı altında çocuk işçiliğinin önünün açılması, tabloyu daha da büyütüyor. 

Bu durum, kapitalist sistemin emek sömürüsünü derinleştirdiği bir gerçekliktir. Çocukların okul sıralarından alınıp tarlalara, atölyelere, fabrikalara itilmesi, geleceğin işçi sınıfının daha küçük yaşta karın tokluğuna çalışmaya mahkum edilmesidir.  

Çocuk işçiliğinin önlenmesi için yalnızca yasal düzenlemeler yetmez. Köklü bir emek politikası, parasız ve bilimsel eğitim hakkının teslimi ve ailelerin geçim sıkıntısına son verecek adil bir ücret sistemi şarttır.  

Çocuklarımızın yüzünde gelecek kaygısını değil, gülüşünü görmek istiyorsak, bu yaraya merhem olacak adımları acilen atmalıyız.

Emeklilikte çalışma zorunluluğu: Türkiye’nin ekonomik gerçeği  

Geçtiğimiz yıl “emekliler yılı” olarak ilan edilmiş olsa da ne geçtiğimiz yılda ne de bu yıl emeklilerin durumunda kayda değer bir iyileşme sağlanamadı. Aksine, emekli maaşlarının açlık sınırının altında kalması birçok emekliyi çalışmak zorunda bırakıyor. DİSK’in 2024 verilerine göre, emekli olduğu halde çalışırken hayatını kaybedenlerin sayısı 512 olarak açıklandı. Bu durum, Türkiye’deki emeklilerin içinde bulunduğu zor koşulları gözler önüne seriyor. 

Avrupa’da emekliler, aldıkları maaşlarla dünya turu yapabilirken, Türkiye’de emeklilerin çalışmak zorunda kalması, ülkedeki ekonomik tablonun çarpıcı bir göstergesi. Emeklilik, çalışma hayatının ardından dinlenme ve geçim sıkıntısı çekmeme vaadiyken, maaşların yetersizliği bu vaadi yerine getirmekten çok uzak.  

Bu tablo, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal adaletsizliğin de bir yansıması. Emeklilerin onurlu bir yaşam sürmesi için maaşların insani standartlara yükseltilmesi ve sosyal politikaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, emeklilik hayali, birçok kişi için çalışma hayatının ötesine geçemeyecek gibi duruyor.

Tobby’nin öldürülmesi ve sermayenin doğa tahribatı: Artık yeter!

Hızlı kentleşme, madencilik faaliyetleri ve rant odaklı politikalar, doğal varlıklarımızı geri dönüşü olmayacak şekilde tüketiyor. Mecliste görüşmeleri halen süren ve iklim yasası adı verilen düzenleme, gerçekte doğayı ve halkın geleceğini değil, sermaye çevrelerinin çıkarlarını gözetiyor. Yasa, iklim krizine karşı samimi ve köklü önlemler almak yerine, şirketlere yeşil badana imkanı sunarak piyasanın işleyişini sürdürmeyi hedefliyor. Sadece son 6 yılda en az 40 milyon metrekare ormanlık alan orman sınırı dışına çıkarıldı. Buna bağlı olarak su kaynakları kuruyor, biyoçeşitlilik yok oluyor. Ancak bu yok oluş yetmiyormuş gibi, bir de katliam yasası meclisten geçer geçmez uygulanmaya konuldu. Ardı ardına gelen hayvan ölümleri, vicdanları sızlatıyor. Geçtiğimiz ay Tobby isimli köpeğin Çankaya Belediyesi tarafından öldürülmesi, bu zulmün ulaştığı boyutu gösteren en acı örneklerden sadece biri oldu. Bu süreç yalnızca ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir sorgulamayı da zorunlu kılıyor. Doğa talanı ve hayvanlara yönelik şiddet, egemen sistemin canlı yaşamını metalaştıran anlayışının bir tezahürüdür. Sermaye gruplarının çıkarları uğruna ormanlar yok ediliyor, meralar betonlaşıyor, hayvanlar öldürülüyor. 

İnsanlık olarak yaşamı ve canlılığı öncelikli hale getirmeliyiz. Ancak bu sınırlar içinde düşündüğümüzde eşitlik, özgürlük, adalet sağlanabilir, ekonomi düzene girebilir.  

Canlılık doğayla, hayvanlarla ve ekosistemle devam eder. Şunu unutmamalıyız: Bir türün yok olması, onunla bağlantılı pek çok türü de tehlikeye atar. Doğaya verdiğimiz zararların sonuçlarını bugün açıkça görüyoruz. Küresel ısınma, iklim krizi ve ekolojik yıkımla mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Çözüm, yaşamı merkeze almaktan geçer. Sorunlar ancak bu bakış açısıyla ele alındığında anlamlı çözümlere kavuşabilir. Toplumsal adalet, eşitlik ve sürdürülebilir kalkınma, ancak tüm canlıların yaşam hakkını gözetirsek mümkündür.  

Sonuç olarak, yaşamı her şeyin üzerinde tutan bir anlayışı benimsemeliyiz. Doğayla uyum içinde, tüm canlıların varlığını gözeten bir sistem kurmak, insanlığın en temel görevidir. Bu dünyayı ancak hakça bir paylaşım ve eşitlikçi bir düzen içinde güzelleştirebiliriz. Bunun yolu, gerçeklerle yüzleşmekten ve örgütlü mücadele bilinciyle hareket etmekten geçiyor.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin