‘Doğru’ olarak kodlanan normatif yapılarla çatışan queer varoluşların, bu çatışmadan “iyi”ye dair etik bir deneyim üretme potansiyelini dile getirmek. İlker Ortaç yazdı.

Bugünkü iktidar ile — ve her iktidarda olduğu gibi — otomatik olarak doğan karşı-iktidar arasındaki farklılıklar spektrumu gitgide genişlemekte. Bu farklılık, bazen pasif bir direniş olarak görünürken, bazen de aktif ve örgütlü bir çatışmaya dönüşmekte.

Günümüzde iktidar yalnızca dışsal toplumsal yapılarla değil, bireyin içselleştirdiği normlarla da işlemekte. Dolayısıyla “iyi” ya da “doğru” davranmak dediğimiz şey, çoğu zaman bu iktidarın bizden beklediği rolleri oynamak zorunda hissettiğimiz noktada ortaya çıkmakta.

İktidar yalnızca devletin, polisin ya da hükümetin elinde değil; ailede, okulda, hastanede, hapishanede, cinsellikte, dil kullanımında, hatta bir bakışta bile mevcuttur. Hal böyleyken, iktidarla mücadele gündelik hayatın her alanında yürütülmelidir zannımca.

İktidar, bilgileri “doğru” ve “yanlış” diye kodlamakta; kendi doğrularını bize dayatarak bunları harfiyen uygulamamızı beklemekte. Yanlış yapıldığı anda ise, kendi doğrularına göre ceza kesmekte, kapatmakta ve bunu da “ıslah etme” amacıyla yaptığını — bir daha “yanlış” değil “doğru”yu görmek için olduğunu — iddia etmekte.

Foucault’ya göre bilgi tarafsız değildir; onu kim üretiyorsa, o bilgi onun iktidarını da yansıtır. 

Yazının daha başındayken, iktidar karşısında direnişin mutlak, örgütlü ve kolektif bir ruhla olması gerektiğinin altını çizmek isterim.

Bugün sizlere, günün sonunda herkesin bir birey olduğunu ve yastığa başını koyduğu an yaşadığı iç hesaplaşmada, tüm doğruları yapmış olsa bile kendini “iyi” hissedip hissetmediği hâllerden yola çıkarak; “iyi” ile “doğru” arasındaki farkı, çeşitli disiplinler üzerinden irdeleyip bu tartışmayı sizlere taşımak istiyorum.

Bunu yaparken yalnızca “iyi” ve “doğru” arasındaki felsefi, psikolojik ve sosyolojik farkları irdelemeyi değil; aynı zamanda bu ikiliğin queer bedenler, arzular ve varoluşlar üzerindeki yansımalarını tartışmayı amaçlıyorum.

Aslında yazının ana meselesi tam olarak bu: “Doğru” olarak kodlanan normatif yapılarla çatışan queer varoluşların, bu çatışmadan “iyi”ye dair etik bir deneyim üretme potansiyelini dile getirmek.

Preciado’nun “toplumsal cinsiyet bir protetik teknolojidir” ifadesi, Butler’ın “performativite” kuramı ve Sara Ahmed’in duygulanımsal politika yaklaşımı bu perspektifin kuramsal arka planını oluşturur.
Ancak bu bağlama geçmeden önce, konuyu daha geniş bir düşünsel çerçeveden ele alarak sizlere bir perspektif sunmak isterim.

İktidarın bize dayattığı doğrularla, gece yastığa başımızı koyduğumuzda içimizde yankılanan iyilik hissi çoğu zaman çelişir. İşte bu çelişkinin peşine düşerken amacım, yolun sonunda bir başka kıyıya çıkabilmektir: normların dışında kalan queer varoluşların getirdiği içsel huzurla uykuya dalmanın kıymeti.

Peki, neden “doğru” olanı yaptığımız hâlde “iyi” hissetmeyiz? Bu ikisi neden her zaman çakışmaz?

Tam da bu soruların peşine düşerek, şimdi dört farklı disipline bakalım istiyorum.

Ama öncesinde; Marksist-Leninist bir yazar, çizer ve aktivist olarak bu tartışmanın henüz başında, diyalektik materyalizme göre “doğru” olanın, gerçeği çarpıtmadan kavrayan bilgi ve eylem; “iyi”nin ise bu gerçeği dönüştürmeye çalışan, toplumun ilerlemesine hizmet eden pratik olduğunu vurgulayarak çıkış noktamın altını çizmek isterim.

Felsefe Disiplini: Aristoteles

Saffet Babür’ün çevirisiyle Nikomakhos’a Etik’te Aristoteles şöyle diyor:

  • İyi: Amaçlara ulaşmaya yarayan, erdemli ve etik olan; insanın yetkinliğine uygun düşen eylem.
  • Doğru: Gerçeklik ile düşüncenin örtüşmesi; bilgiyle uyumlu olan düşünce ya da eylem.

Aristoteles bireysel erdeme odaklanırken, Durkheim’ın yaklaşımı daha kolektif bir boyut taşır.

Sosyoloji Disiplini: Émile Durkheim

Mehmet Küçük’ün çevirisiyle Ahlaki Eğitim Üzerine’de Émile Durkheim şöyle der:

  • İyi: Toplumun ortak değer yargılarına, etik normlara ve kolektif vicdana uygun olan.
  • Doğru: Egemen normlara, kurallara ve kurumların kabul ettiği davranış kalıplarına uygunluk.

Psikoloji Disiplini: Jung ve Freud

İnsan yalnızca toplumla değil, kendi iç dünyasıyla da bir mücadele içindedir. Psikoloji disiplini bu çatışmaya ışık tutar.

Carl Gustav Jung’a göre:

  • İyi: Bireyin içsel dengesiyle, benliğiyle uyum içinde hissettiği; sağlıklı ve bütünleşmiş bir öznel deneyimdir.

Sigmund Freud, Emre Kapkın çevirisiyle Ben ve İd’de şöyle der:

  • Doğru: Çocuklukta içselleştirilen toplumsal kurallara uygun davranış; süperego’nun talebidir.

Siyaset ve Etik Disiplini: Hannah Arendt

Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil’de şöyle der:

  • “Doğru” olanı sorgulamadan yapanları faşizmin sıradan taşıyıcıları olarak görür.
  • “İyi” olan ise vicdanla karar verendir.

Queer Teori ve direniş

Sanırım bunca sözden sonra, “iyi” ve “doğru” olguları arasındaki gerilim, hem epistemolojik hem etik düzeyde queer hareketin neyle savaştığını daha görünür kılmıştır.

Queer, yalnızca bir cinsellik ya da kimlik meselesi değildir. Sağlıklı, üretken, disiplinli, ahlaklı beden kurgularının “doğru” olarak kodlandığı iktidarda; nefret, inkâr ve dışlanma gibi pratiklerle karşı karşıya kalır. “Doğru bir yurttaş”, “doğru bir kadın”, “normal bir erkek”, “adil bir ilişki”, “sağlıklı, doğru bir beden” gibi ifadeler; disiplin mekanizmasıyla mücadelenin kod adıdır queer.

Paul B. Preciado’nun “toplumsal cinsiyet bir protetik teknolojidir” yaklaşımı, bedenin normatif olarak şekillendirildiği her alanda müdahaleci bir siyaseti açığa çıkarır.
Bir transın pasaport alabilmesi için “doğru cinsiyet”e ait belgeleri ispatlaması gerekir. Preciado’nun sözünü ettiği gibi, cinsiyet artık biyolojik değil, biyopolitiktir.

Butler’ın “performativite” kuramı, toplumsal cinsiyetin doğuştan değil, tekrar yoluyla üretildiğini ortaya koyar. Bir drag sanatçısı sahnede her gece kadın kimliğini “yeniden üretirken” seyirciyle buluşur. Oysa aynı seyirci, gündüz yolda bir transla karşılaştığında gözünü kaçırabilir. Gündüz ve gece arasındaki bu ikiyüzlülük, toplumsal rollerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.

Sara Ahmed’in “duygulanımsal siyaset” teorisi ise, “iyi hissetmenin” kimin duygularına göre tanımlandığını sorgulatır. Ahmed’e göre, duygular yerçekimi gibidir; seni içine çeken normlara karşı durduğunda, “iyi hissetmemen” istenir.

Doğru olarak belirlendiklerini denetleyen ve yerine getirilmediğinde cezalandıran iktidar, iyilerle ilgilenmez. İnsan iyiyi denetlendiği için değil, inandığı için yapar; doğrulara ise inanmadığı hâlde, yaptırımlar yüzünden boyun eğebilir.

Queer, “doğru mudur, yanlış mıdır”dan çok; yok sayılan bir topluluğun “iyi olma hâlidir.” Gerisi, iktidarın kimin yaşayacağını, kimin saklanacağını, kimin özne sayılacağını belirleme çabasıdır.

Bireyle kolektif arasındaki bağ:

Ben bu yazıda hem bireysel etiği hem de kolektif direnişin ruhunu birlikte ele almaya çalıştım. Çünkü queer varoluş mücadelesi, tam da bu birliktelikle anlam kazanır. Kolektif mücadele; bireysel dışlanmaların, travmaların ve normatifleştirme çabalarına karşı direnişin ortaklaşmasından beslenir. Öte yandan, bireyin geceleri yastığa başını huzurla koyabilmesi, bu kolektif mücadelenin etik meşruiyetini ve insani gerekçesini inşa eder. “İyi kalmak”, yalnızca bireysel bir teselli değil; kolektif mücadeleyi besleyen ve ona etik yön veren bir eylemdir.

Sonuç: Direnişin etik zemini

Geceleri yastığa başını koyduğunda, toplumun ve iktidarın vicdanına değil, kendi vicdanına hesap verdiğin vakit, onların doğruları gibi görünmektense iyi kalabilmek en değerlisidir. Ve belki de yalnızca o an, “iyi” olmanın “doğru”yu alt ettiği tek andır. Çünkü, doğruyu yıkanlar, iyiliği yeniden kuracak olanlardır. Yaşasın onurlu, devrimci direnişimiz!

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin