31 Mayıs 2025, Cumartesi
Rıza, günümüz ilişkilerinde, evliliklerde, cinsellikte, iş hayatında hatta siyasette bile konuşuluyor çünkü artık sadece “onay vermiş olmak” yetmiyor; önemli olan, o onayın hangi koşullarda verildiği, gerçekten özgür iradeyi yansıtıp yansıtmadığı… Seran Vreskala yazdı.

Çoğu zaman ilişkilerde, içleri boşaltılmış öyle sorunlu, tehlikeli kelimeler, kavramlar var ki yargıda ve siyasette yanlışı meşrulaştırmak için kullanılan…
Mesela “RIZA”…
Bakmayın bu kelimenin bu kadar kısa olmasına, üstlendiği sorumluluk çok büyük! Gelin, önce sözlük anlamına bakalım; Türk Dil Kurumu’nda “razı olma, olur bildirme, memnuniyet ve isteme” olarak geçiyor.
Hukuki anlamda rıza, bir kişinin başka bir kişinin önerisini veya talebini gönüllü olarak kabul etmesini ifade ediyor. Özellikle kadına yönelik cinsel istismarlarda bu kelimeyi çok sık duyarız; “rızası vardı.”
Kulağa net ve kesin bir kavram gibi geliyor değil mi? Ortada “evet” varsa sorun yoktur. Mücadele etmediyse, bağırmadıysa, ses çıkarmadıysa, net bir şekilde hayır demediyse, ortada bir problem, ihlal, baskı yoktur.
Peki, kadının gülüşü, içkisi, kıyafeti, samimiyeti, sessizliği… Gerçekten rıza yerine geçer mi? Tüm bunlar onun “evet” dediği anlamına mı gelir? Bir kadının flört etme hakkı, kendi sınırlarını ihlal ettirmeye izin verdiği anlamına mı geliyor? Rızanın, dıştan okunması mümkün mü gerçekten?
Bugün bir kadının “evet”i yeterli sayılıyor ama kimse sormuyor: “Her ‘evet’, rıza mıdır? Gerçekten gönülden mi geliyor, yoksa içinde sessiz bir ‘hayır’ mı saklıyor? Bir şeye onay verdikten sonra fikrimizi değiştirme hakkımız yok mu?”
Tüm bu sorular, günümüz ilişkilerinde, evliliklerde, cinsellikte, iş hayatında hatta siyasette bile gittikçe daha çok yankılanıyor. Çünkü artık sadece “onay vermiş olmak” yetmiyor; önemli olan, o onayın hangi koşullarda verildiği, gerçekten özgür iradeyi yansıtıp yansıtmadığı… Korkudan, suçluluktan, görev bilincinden ya da öğrenilmiş çaresizlikten doğan evetlerden bahsediyorum. Bu evetler, kadınların en çok yalnız bırakıldığı evetler… Görünürde kimse kimseyi zorlamıyor; ama kültür, toplumsal roller, suçluluk duygusu, hepsi kadını kıskaca alıyor.
Mesela nikah masasında ağzımızdan çıkan “evet”in süresi ne kadar? Sanki o “evet”, bir ömür sürecek otomatik bir rızanın da onayı olmuş mu oluyor?
Bu evetler yalnızca bedenimize değil, zihnimize de tecavüz ediyor.
Bu konuda kafamı kurcalayan en önemli sorular: “neye göre karar veriliyor mesela kişinin rızası olduğuna? Bahsi geçen eyleme kendi özgür iradesiyle karar verdiğine… nasıl karar veriliyor? Öncelikle rızanın, kurguya değil, gerçeğe dayanması gerekmez mi?”
Hukuk da çoğu zaman malesef bu netlikle yetiniyor. Oysa duygular, ilişkiler ve güç dengeleri o kadar da berrak değil. Bazen “rıza”, aslında sessiz bir zorunluluğun, görünmez bir baskının, ya da öğrenilmiş bir boyun eğişin adı oluyor böylelikle…
Bu sebeple rıza yalnızca sözlü değil, tüm beden diliyle, tavırla hissedilmesi gereken bir olgu olduğu için her bir temasın ayrı ayrı onayı olmalı!
Net bir rıza yoksa, yapılan her şey doğrudan ihlaldir.
Hayır diyememek, evet demek değildir. Evet, sessizlikle değil, netlikle gelmelidir.Rıza sadece bir onay değil, bir bağlamdır. Bir özgürlüktür. Hayır deme özgürlüğü… Bunun da bir bedeli olmamalıdır.
Rıza, lügatimizdeki en tehlikeli kelimelerden biri belki de…
Çünkü rıza, uzun bir süredir siyasete de bulaşmış durumda… Siyaset biliminde “rızanın imalatı” olarak karşımıza çıkıyor. Hani devlet, hükümet ya da şirketlerin normal şartlarda insanları ikna edemeyecekleri davranışlara olumlu bakmalarını veya tepkisiz kalmalarını sağlamaları… Özellikle totaliter yönetimlerin varlıklarını baskı ve şiddete dayalı bir anlayışla sürdürebilmelerinde bu rızanın etkisi çok büyük… Mesela, zorla üretilen rıza, en çok seçim dönemlerinde net bir şekilde ortaya çıkar.
Demokratik toplumlarda baskıya karşı gösterilen direnç, yönetimin tarzını değiştirecek kadar güçlü olsa da, kitle iletişim araçları vasıtasıyla sistematik ve manipülatif bir şekilde üretilen rızanın etkisine karşı bu direnç her zaman yeterli olmayabilir. Kısaca baskıya boyun eğdiğinde, sesini çıkaramadığında, sokağa çıkamadığında, konuşamadığında, anayasal haklarını kullanamadığında, bu gerçekten toplumun rızası olduğu anlamına mı geliyor?
Belki de artık “rıza”yı yeniden tanımlamanın zamanı geldi de geçiyor bile. Belki de sadece rızayı değil, özgür iradeyi, sessizliği ve suskunluğun ardındaki haykırışı yeniden tanımlamanın zamanıdır.





Bir Cevap Yazın