05.04.2025, Cumartesi

Liderlik bir kürsü meselesi değil, bir denk gelme meselesidir. Zamanın ruhuyla, kolektif arzuyla, kişinin duruşuyla oluşan bir çakışma hali. Bu yüzden liderlik hem kolektif bir süreç hem de bireysel bir sorumluluktur. Dr. Aybike Mergen yazdı.

Bazen ne yapacağımızı tam olarak bilmesek de, bir şeyler yapmamız gerektiğini hissederiz. İçimizde biraz endişeli ama bir o kadar da hareketsizliğe tahammülü kalmamış bir dürtü oluşur. Dışarıda bir hareketlenme başlar. Bazı kelimeler daha sık telaffuz edilir, bazı yüzler daha sık görülür. Toplumsal enerji dediğimiz şey tam da böyle bir şeydir aslında (bakınız: kolektif coşku, Durkheim, 1912; duygusal enerji, Collins, 2004). Kalabalıklar, sesler, yürüyüşler somut göstergeler olsa da bu enerji açıkça ölçülemez ama hissedilir.Tıpkı bu günlerde hissettiğimiz gibi..

Elbette bu enerji bir anda ortaya çıkmadı. Özellikle gençler, kampüslerde, sokakta, sosyal mecralarda uzun zamandır içlerinde tuttukları soruları artık yüksek sesle soruyorlar. Bu sorular yalnızca bir politik tercihin değil, çok daha derin bir talebin ifadesi. Adalet arayışı, eşitlik isteği, temsil edilme ihtiyacı… Yanılgıya da düşmemek lazım, bu talepler soyut kavramlar, temenniler değil; her gün yaşanan somut eşitsizliklerin, haksızlıkların sonucu.

Ama işte tam da burada düşünmeye başlamak gerekiyor. Çünkü toplumsal enerji güçlüdür ama kendi başına yeterli değildir. Yönsüz bir enerji, tıpkı yerinde sayan bir dalga gibidir.

O yüzden mesele sadece harekete geçmek değildir, nereye doğru gittiğimizi de konuşmak gerekir.

Liderlik nerede başlar?

Toplumsal hareketlenmelerde en sık sorulan sorulardan biri şudur: Peki lider kim? Bu soru bazen umutla, bazen de endişeyle sorulur. Umutla, çünkü biri çıksın, önümüzü açsın isteriz. Endişeyle, çünkü lider dediğimiz kişi yanlış bir figür olursa her şeyin boşa gideceğini biliriz (Kellerman, 2004; Mergen & Özbilgin, 2021).

Bu soru aslında biraz yanlış yerden başlıyor. Liderlik, çoğu zaman sandığımız gibi bir kişi meselesi değil, bir yön meselesidir (Uhl-Bien et al., 2007). Hatta çoğu zaman önce toplumdan bir yön yükselir, sonra o yöne doğru yürüyen biri doğal olarak öne çıkar (Bourdieu, 1991; Hall, 1996). Yani toplumlar çoğu zaman bir lidere değil, bir istikamete ihtiyaç duyar. O istikamet varsa, oraya doğru yürüyenlerin içinden biri ya da birkaçı zamanla daha görünür olur.Bu görünürlük yalnızca o kişinin yeteneklerinden ibaret değildir. Aynı zamanda bir çağrının vücut bulmuş halidir. Sözün, duygunun, hareketin toplandığı kişi olur. Bunu bazen bir politikacı yapar, bazen bir öğrenci temsilcisi, bazen bir sanatçı, bazen de kendini hiç lider olarak görmeyen biri.

Yani liderlik bir kürsü meselesi değil, bir denk gelme meselesidir. Zamanın ruhuyla, kolektif arzuyla, kişinin duruşuyla oluşan bir çakışma hali. Bu yüzden liderlik hem kolektif bir süreç hem de bireysel bir sorumluluktur.

Herkesin ses verdiği anlarda birinin sesi yankı yapar, zamanın ruhuna denk düşer.

Bugün bu ülkede yön duygusu yaratabilen figürlerden biri kuşkusuz Ekrem İmamoğlu. Kimi zaman yalnızca söyledikleriyle değil, söyleyiş biçimiyle de toplumsal bir rezonans yaratabiliyor. Kalabalıklarla arasında bir “biz” duygusu kurabiliyor. Bu az bulunur bir meziyet. Ama bu meziyet, bütün yükün (ve otoritenin) onun omzuna bırakılmasını meşru kılmaz.

Bu topraklarda maalesef tekrarlanan bir sahne var. Biri umut olur, diğer herkes biraz geri çekilir.Temsilin yarattığı heyecan, katılımın yerine geçmeye başlar. Sanki biri yürüyorsa biz durabilirizdir. Oysa toplumsal iradenin sürdürülebilir olması sadece seçilen figürlerle değil, ortak bir amaç için birlikte hareket edebilme yetisiyle mümkün.

İşte bu noktada kolektif sesin içinden başka yankılar da duymaya ihtiyacımız var. Genç, karizmatik, hayatla başka yerlerden bağ kuran figürlere. O figürlerin ille de siyasetçi olması gerekmiyor. Ama zamanın ruhuna, yani bir neslin ritmine, endişelerine, hayallerine dokunmaları gerekiyor.

Sanatçılar burada önemli bir rol oynayabilir. Çünkü sanatın dili bazen siyasetin dilinden daha önce ulaşır insana. Daha doğrudan, daha sezgisel bir temas kurar. Bir duruşla, bir susuşla, bazen bir sahneyle… sözün ulaştığı yerin ötesine geçer.

Cem Yiğit Üzümoğlu tam da bu yüzden dikkat çekici. Üzümoğlu yalnızca bir oyuncu değil; aynı zamanda Oyuncular Sendikası’nın yönetim kurulunda yer alan, son günlerdeki protestolarda fiziksel olarak bulunmuş, gözaltına alınması sanat camiasında ciddi bir tepki yaratmış bir isim. Onu yalnızca ekranlardan değil, meydanlardan ve paylaşımlarından da tanıyoruz. Sözleri bir rolün parçası değil, kendine ait. Bu da söylediklerini daha inandırıcı, duruşunu daha sahici kılıyor.

Bu yüzden yarattığı etki de tesadüf değil. Yakışıklılık desen var, karizma desen o da tamam. Ama mesele yalnızca fiziksel değil. Zamanın ruhuna dokunan, “bizden biri ama biraz daha cesur” hissi yaratan bir duruş bu. Bir tür sahne hâkimiyeti… ama sahneyi kendine kapatmadan.

Kendisiyle birlikte bir duyguyu bir talebi de sahneye çıkaran bir hâl. Eğer kendisi adım atarsa, onunla birlikte yürümek isteyecek çok kişi olabilir. Çünkü bazen toplumsal hareketler bir lider yaratmaz, ama birine “acaba olur mu?” diye baktırır.

Bu da az şey değildir.

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin