3 Nisan 2025, Perşembe

Bir Pazar akşamüstü, çocukların ekran saatinde ailecek Kayıp Balık Nemo’yu izlediğinizi düşünün. Bir palyaço balığının yakalanması ve bir akvaryuma hapsedilmesi. Babasının onu arayışı, sonunda kavuşmaları. Neyse ki mutlu sonla bitiyor da çocuklar travmatize olmuyor. Buradan çıkarılması gereken sonuç, herhalde hiçbir balığı doğal yaşam ortamından koparıp bir akvaryuma hapsetmemek olmalı. Peki, akşam yemekte ne var? Sahi, ne mevsimi şimdi? Çinekop. Izgarada güzel olur. Çocuklar çok sevmiyor ama omega 3. Ekran başında hep beraber duygulandık, Nemo ve babasına üzüldük, mutluluk gözyaşlarıyla kavuşmalarını izledik. Şimdi de ağzı yırtıldıktan sonra boğularak ölen bir çinekopu yiyeceğiz. Arkasından koşan bir babası yok diye çinekopun da acı çeken bir canlı olduğunu göremiyor muyuz gerçekten? Bir tek Nemo mu hisseder? 

Hayvanları ve hayvan davranışlarını insan olduğumuz için doğal olarak insan algısıyla inceliyoruz. Örneğin, hayvanların özfarkındalık denilen benlik sınırlarına dair bilincini ölçmek için ayna testi kullanıyoruz. Bu testte hayvan bir süre aynayla yalnız bırakıldıktan sonra bedenine bir boyayla işaret koyuluyor. Daha sonra da ayna karşısında o işareti inceleyip incelemeyeceği gözlemleniyor. Bu testi “geçen” hayvanlar arasında manta vatozu, yunus, orka, şempanze, goril, bonobo, orangutan, Asya fili, Avrupa saksağanı var. İronik olarak, hayvanları test ederken onlara aynı zamanda müdahale ediyor, onların özgürlüklerini kısıtlıyoruz. Yani onları anlamak için kullandığımız herhangi bir deneyde de çeşitli düzeylerde sömürü var. Üstelik hayvanların bilinçlerinin ne kadar gelişkin olduğunu anlamamızın onlara muamelemizi ne kadar değiştirdiği de tartışmalı. Örneğin ineklerin acı çektiğini biliyoruz. Onlara çeşitli şekillerde işkence etmeyi, onları öldürmeyi ve yemeyi sürdürüyoruz. Demek ki bazı durumlarda hayvanları “anlamak,” hayatî olmayan çıkarlarımızdan feragat etmemizi sağlamıyor. İnsanların birbirini de bireysel ve kitlesel olarak çeşitli meşruiyet biçimlerini kullanarak öldürdüğünü düşündüğümüzde, bir ineğin dile gelip “lütfen beni öldürme, çok acı çekiyorum ve yaşamak istiyorum” demesi de eylemlerimizi değiştirmeyebilir. 

Bazı acılar daha görünür. Kırsalda büyüyenlerin sevdikleri ineklerden, ördeklerden ayrılıp onların ölüme gittiğini izlediğine dair travmatik hikayeleri var. Kentlerde büyüyenler ise hayvanlarla ilişkilerini yüzyıllardır bir arada yaşadığımız kedi ve köpekler üzerinden belirliyor. Kedi ve köpeklerin zehirlenmeleri, insanlar tarafından çeşitli acılara maruz bırakılmaları dışında, kentlerde büyürken en sık tanık olduğumuz ölümler ve ölüler balık bedenlerine ait. Balıkçı çarşılarında tezgahlarda çırpınanlardan, köprülerde tutulup bir pet şişeye atılmalarını yüzümüzde bir gülümsemeyle fotoğrafladığımız, balık restoranlarındaki havuzlarda son saatlerini yaşayan, parmağımızla işaret ederek tabağımıza sipariş ettiğimiz balıklara kadar hayatlarının sonuna en çok tanık olduğumuz hayvanlar balıklar. Yaşayan ya da yeni ölmüş bir bedene taze diyoruz. “Balık ne kadar taze.” Yani balık daha yeni ölmüş. Birini nefessizlikten çırpınarak ölürken gördüğünüzde ne yaparsınız? Kes de yiyelim demezsiniz. Çoğumuz havuzdan balık yerine, ahırdan inek seçecek olsaydık, kuru fasulye yemeyi tercih ederdik. Nedir balıklardan bizi bu kadar uzaklaştıran?

Dünyada milyonlarca tür yaşıyor. Hepsiyle eşit derecede empati kuramıyoruz. Aynı türün farklı üyeleriyle bile yapamıyoruz bunu. Filogenetik sınıflandırma, canlıların biyolojik özellikleri göz önünde bulundurularak, akrabalık derecelerine göre yapılan bir sınıflandırma. İnsanların farklı türlere empati ve merhamet düzeylerini, cinsiyet, yaş, biyoçeşitliliğe dair bilgi sahibi olup olmamak, avlanma ve balık tutmayla ilgili görüş ve insan hayatına kıyasla hayvan hayatına verilen değer gibi faktörler de belirliyor. Ancak en öne çıkan belirteç, filogenetik uzaklık ya da türlerin farklılaşma zamanları. Mesafe ve zaman ne kadar fazlaysa empati kurma oranlarımız o kadar düşük. Bir tür, filogenetik olarak bize ne kadar yakınsa, birbirimize o kadar benziyoruz. Yani empati oranlarımız sırasıyla primatlar, memeliler, dört ayaklılar, omurgalılar diye azalarak sıralanabilir (Mirelles vd. 2). Empati, sadece hayvanların yüzlerinin, mimiklerinin ya da uzuvlarının değil, davranış biçimlerinin bizimkilere benzediğini düşünmemizle de şekilleniyor. İnsan biçimciliği hayvanlardan söz ederken sıkça kullanıyoruz. Onların bizi sevdiklerinden, kıskandıklarından; sıkıldıklarından, bize küstüklerinden bahsediyoruz. Bazen de sömürdüğümüz türlerle ilgili insanların vicdani sorumluluk almasını istediğimizde onların da kendi bebeklerine bağlılığından, sevdiğimiz başka türler gibi oyun oynadıklarından, birbirleriyle arkadaş olduklarından ya da ölmek istemediklerinden söz ediyoruz. Bazı özellikleri gerçekten paylaşıyoruz, bazılarını da onlara atfediyoruz. 

Balıklar hem filogenetik olarak bizden uzak olduğu hem de onları okumakta zorlandığımız için bunu yapmak, kurgusal dünyalar dışında neredeyse imkânsız. Okuyamadığımız, duyamadığımız dillerin var olmadığı gibi bir yanılgıya düşüyoruz. Halbuki biz anlamasak bile Slovakça var. Aynı şekilde bizim kavramsallaştırdığımız şekilde değilse de hayvanlar da kendilerini ifade ediyorlar. Balıkların genelde insanların duygusal durumlarla özdeşleştirdiği dışa doğru çıkık gözleri ve tüyleri yok. Çoğu balığın göz kapağı yok ve gözlerini kırpmıyorlar. Balıkların yüzlerinde bizim yüzlerimizde olan ve farklı ifadeleri atfettiğimiz kaslar yok. Ve tamamen farklı bir yaşam alanları var. Tüm bu nedenlerden dolayı, balıklara baktığımızda onların acı çektiğini göremiyor gibiyiz. Boğulmalarını da ağızlarının kenarına takılan kancanın ucunda sallanmalarını da gülerek izliyoruz. Ancak tekrar etmemiz gerekiyor ki, çoğu hayvanda olduğu gibi, bu özelliklere sahip olmak da balıkları insan sömürüsünden kurtaramazdı. Sormamız gereken soru, bu özelliklerin varlığının ahlaki açıdan o hayvanın hayatına atfedilen değerde ne kadar belirleyici olması gerektiği. Mesele acıysa, balıkların da acı çektiği kanıtlanmış durumda. Ama ineklerin acı çektiğini zaten biliyoruz, öyle değil mi? 

Balıklar acı veren uyaranlardan kaçınıyor, sonunda ödül olsa bile acı çekmemeyi tercih ediyor ve acı çektikten sonra ağrı kesici özelliği olan uyaranlara yöneliyorlar (Sneddon, 2015). Alabalıklarla yapılan bir deneyde, ağzına asetik asit, arı zehri ve serum fizyolojik enjekte edilen ve daha önce ışıkla yemek yemeye koşullanan balıklarda, onlara acı verecek sıvılar enjekte edilenlerin yemek de yemediği görülüyor. Ayrıca acı çektiği iddia edilen balıkların solungaç atım hızları artıyor. Bu da stresle ilişkilendiriliyor (Brown vd. 2014). Yeterince acı çektikleri yetmiyormuş gibi, bir de acı çektiklerinin kanıtlanması için deneylerde kullanılıyorlar. Zebra balıklarıyla yapılan başka bir deneyde ise balıkların sadece kendileri acı çektiğinde değil, acı çeken başka balıkları gördüklerinde de bundan etkilendiği görülüyor. Yaralanan balıklar, derilerinden saldıkları bir maddeyle diğer balıkların da stres belirtileri göstermelerine neden oluyorlar (Akinrinade vd. 1). Tabii ki hepsini hayatta kalma güdülerine bağlamak mümkün. Ama biz de bu yüzden acı çekiyoruz zaten. Bu, bize işkence etmek için makul bir neden değil. 

Balıkları, sömürdüğümüz diğer hayvanlardan ayıran başka bir özellik de çeşitli amaçlarla öldürdüğümüz ya da hapsettiğimiz balıkların sayıları. Aklımızın alamayacağı sayılar. Yemek için dünyada, senede 1-3 trilyon arasında balık öldürülüyor. Her sene balıkçılığa bağlı yüz bin de insan ölümü gerçekleşiyor. 2 milyar balık da ticari amaçla değil, “hobi” olarak tutuluyor. Akvaryumlarda bakılmak üzere ise yılda 1-2 milyar arasında egzotik olarak adlandırılan balık yakalanıyor. Çoğu da akvaryumlara ulaşamadan zaten ölüyor. Türkiye’de ise, bir senede tatlı sularda ve denizlerde tutulan balık miktarı 500.000-700.000 ton arasında değişiyor. Balık çiftliklerinde ise bu miktar 300.000-400.000 ton civarında. Sayı olarak çiftliklerde öldürülen balıklar 400 milyon civarında olabilir. Balıkların ortalama ağırlıklarına bağlı. 

Oltayla tutulan balığa neler oluyor?

Karaköy’ü Eminönü’ne bağlayan ve ilk kez 1845’te yapılan ve şu anda beşincisini kullandığımız Galata Köprüsü üzerinde uzun süredir balık tutuluyor. Köprünün kendisi, Galata Kulesi ve Haliç manzarası, balıkçıların köprü üzerine getirdiği hareketlilik, köprüyü turistler için de daha ilgi çekici hale getiriyor. 2012 yılında yapılan bir çalışmaya göre, köprü üzerinde balık tutanların yüzde 82.7’si amatör olarak balık tutarken, yüzde 17.3’ü tecrübeli balıkçılar ya da ticari amaçla balık tutan balıkçılar. Bir yıl boyunca yapılan sayımlara göre günde ortalama 203 kişi, senede ortalama 64 ton balık tutuyor (Iwano&Öztürk, 223). Yine balıkların ağırlığına göre bu 500 bin-750 bin balığa tekabül ediyor. Galata Köprüsü, balıklara davranışımızı ne kadar normalleştirdiğimizi, tüm sürece tanık olarak izleyebileceğimiz bir yer aynı zamanda. İnsanlar buraya aileleri, küçük çocuklarıyla, bıçaklar, kan, pet şişelerde ve kovalarda çırpınarak ölen balıklar eşliğinde keyifli bir akşamüstü geçirmeye geliyorlar. Balık tutanların yüzde 6.14’ü de 15-25 yaş aralığında (Alıçlı vd. 347). Çünkü bu, balıkların bilişsel kapasitelerinden, acı çekmelerinden, birbirlerinin acısına duygusal tepkiler vermelerinden bağımsız olarak, içine doğduğumuz sistemin bize bir mirası. Bunu sorgulama fırsatına maruz bırakılmadığımızda da devam ettirdiğimiz bir düşünce ve eylemler silsilesi. Yani bu insanların özellikle acımasız insanlar olduğunu söylemek doğru olmaz. 

Oltayla tutulan balığa neler oluyor? Öncelikle kanca balığın ağız, çene ve gırtlak gibi duyarlı bölgelerine saplanıyor. Balık, bu fiziksel travmadan kurtulmak için çırpınırken daha fazla acı çekiyor. Kendi ağırlığında sallanırken metrelerce yukarı çekiliyor. Çırpındıkça, kaslarında laktik asit birikiyor ve yorulmaya başlıyor. Sonra havaya maruz kalıyor ve nefes alamıyor. Balıkçının kancayı çıkarma şekline göre farklı düzeylerde tekrar acı çekiyor. Sonra da bir konteynırın içine, hınca hınç balık dolu bir yere atılıyorlar. Kalabalık, az miktarda suda çözünen oksijeni azaltıyor. Boğulmaya başlıyorlar. Eğer elle nazikçe tutulmadılarsa, iç organları da ezilmiş oluyor. Solungaçlarından amonyak salgılıyorlar. Yaralarından kan akıyor. Su sıcaklığı farklıysa termal şoka giriyorlar. Bazen balıklar o pet şişelerin ya da kovaların içinde çırpınırken, kendilerini konteynırın dışına, yere atıyorlar. Ama o kısıtlı alandan çıkmak da bir kurtuluş değil. Tam köprünün ayağında, sudan metrelerce uzakta çırpınmaya devam ediyorlar. Ne kadar yakın ve ne kadar uzak. Parmağınla ittirsen, evine, denize düşecek. Ama düşerse hayatta kalabilir mi? Darbe ona ne kadar zarar verir? Yaraları kanamaya devam eder mi? Yakalandıktan sonra bırakılan balıkların ne kadarının yaşadığı da bilinmiyor. Ne kadar korkunç bir an olmalı. Evinin kokusunu alıyorsun, çırpınıyorsun, ama ona ulaşamıyorsun. 

Küçükler; gözlerini kırpmıyorlar, sizin anladığınız şekilde sizinle iletişim kuramıyorlar ancak bunların tümünü tecrübe ediyor ve dünyada muhtemelen hiçbir canlının hak etmediği şekilde uzun ve acılı bir şekilde ölüyorlar. 

İnsanlar en çok, uzun süren, onlara acı çektiren ve özsaygılarına zarar veren ölüm şekillerinden korkuyorlar. Kimse çırpınarak ölmek istemez. En çok korktuğumuz şeyleri başkalarına bilerek ve isteyerek yaşatıyorsak, bu, onların bilişsel ya da iletişimsel yetersizliğinden ziyade bizim empati kurma yetilerimizin sınırlarına işaret eder. Belki de hapsedilip, empati kurup kuramadığımızın incelenmesi gereken tür bizimkidir.  

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin