Kafesteki esaretleri her ne kadar olağanlaştırılsa da kuşlar klostrofobiktir. Kapalı alanlarda kalamazlar ve hayatta olmaları yaşadıkları anlamına gelmez. Ahmet Caner Altay yazdı.

Refah tüm türler için sorunları çalınan özgürlüklerinden sonra geliyor. Kuşların refahının diğer evcil (memeli) türlerine kıyasla daha sınırlı olduğu üzerine araştırmalar var.
Kuşlarla korkularımız da benzer. Hayvanlarda bizim gibi sadece kötü bir deneyimi hatırlayarak korku geliştirebilirler. Bazı fobilerimiz de birlikte yaşadığımız ve evrimleştiğimiz dönemlerden mirastır belki de bize.
“Hayvanlar korku ve tehdit duygusunu bilmekle kalmaz,bu bilgiyi işleyerek yaşam tarzlarını buna göre değiştirebilirler” diyor Peter Wohlleben, “Hayvanların Gizli Yaşamı”ında ve buna çok güzel bir örnek verir:
“Cenevre’deki av yasağının ardından karaca, geyik ve yaban domuzları huy değiştirdi. Artık insanlardan eskisi kadar korkmuyor, gündüzleri de ortalığa çıkıyorlardı. Bu esnada davranış değiştirenler sadece Cenevre’nin yaban domuzları değildi ama. Av yasağının olmadığı, avcıların hâlâ işbaşında olduğu civar bölgelerde, dolayısıyla komşu Fransa’da sonbaharda av mevsimi, özellikle de köpeklerle sürek avı başlar başlamaz yaban domuzları yetenekli yüzücülere dönüşür. Av borularının sesini, tüfeklerin tehditkâr gümbürtüsünü duyan yaban domuzları Fransa kıyılarını derhal terk edip Rhône Nehri’ni yüzerek geçer ve kendilerini Cenevre kantonuna atarlar. Orada güvende olduklarını bilir ve Fransız avcılara uzaktan nanik yapabilirler.”
“Yüzücü yaban domuzları bize üç şey gösterir: Birincisi, tehlikeyi algılarlar; evvelki yıl sürü üyelerinin kurşun yağmurunda can verdiğini ya da ağır yaralandığını hatırlamaktadırlar. İkincisi, yazı keyifle geçirdikleri bölgeyi terk ettiklerine göre korku içindedirler. Üçüncüsü, Cenevre kantonunun güvenli olduğunu geçen yıldan bilirler. Akıllı hepçillerin ataları, tehlike anında nehir üzerinden güvenli bölgeye geçmeyi 1970’li yıllarda deneme yanılma yoluyla öğrenmiştir. Bu bilgi kırk yıllık bir süreçte alışkanlık haline gelmiş, yaban domuzları arasında kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.”
Tekrar kuşlara dönelim… Kafesteki esaretleri tüm türcü pratikler gibi ne kadar olağanlaşmışsa da kuşlar klostrofobiklerdir. Kapalı alanlarda kalamazlar ve hayatta kalıyor olmaları yaşam sürdükleri anlamına gelmez. Evcilleştirdiklerini sandıkları kuşların ev ve şehir ortamında barınıp hareket edebileceği alanı belirleme hadsizliği bilimsellikle de perdelenerek sürdürülüyor.
İskenderiye Papağanlarının kafesi en az üç dört metre olmalıymış örneğin. Kanatları hareket edebilsin diyeymiş. Bitmedi! Ayrıca kuş kafesi zenginleştirme oyuncakları var. Salıncaklar, çiğneme ve tırmanma oyuncakları veya antropomorfik oyuncaklar televizyon kumandası, bisiklet vs.gibi… Tüm bunlar kafeslerinde kendi kendilerini eylesinler diye. Fazla gürültü yapmayıp sahiplerinin keyifleri ne vakit isterse o vakit ilgi kırıntılarına nail olsunlar ve bununla yetinsinler diye.
Kuşlara zenginleştirme sağlandığında daha az davranışsal sorun yaşayacaklarına yönelik bir satıcı üretici safsatası var tabii, cins kedi-köpek üreticilerinin henüz bebek olan yavrulara “tüm aşılarını yaptık” yalanına benzer türden bir şey bu da. Topyekun hayvan özgürleşmesi için türcülüğün her şeklinden ve bu sorgulamadan benimseyiş halinden bellekleri kurtarmanın devrimci sorumluluğu da antikapitalist veganlara düşüyor.
Metafetişist akıl, kafes süslemekle hayvan bireyin refahına pozitif müdahalede bulunabileceği fikrini satıyor. Peki, esaret altında daire çizen sürekli tekrarlayan (stereotip) git-gel hareketi yapan volta atan stresten döngüye giren (zoochosis), zookozla ölüme yürüyen hayvanlar ne olacak? Onlara yetmemiş mi hareket edebildikleri süslü kafesleri?
“perakendeciler genellikle daha küçük türleri ortak kafeslerde barındırma eğilimindedir, ancak orta ve büyük papağanlar genellikle tek başlarına barındırılır. Perakendeciler, bu daha büyük kuşların tek başlarına kafeste tutulduklarında daha çabuk satıldığını ve bu nedenle maliyetlerinin düştüğünü söylüyor. Yine papağanlar, özellikle bu kadar küçük yaşta, böyle bir sosyal izolasyona adapte değildir. Böyle bir yalnız hapsetmenin refahları üzerinde etkileri vardır.”
Daha önce Ricky’nin hikayesini yazmıştım. O ve onun gibi esir türdeşleri, kafeslendikten sonra dilsiz kalmış türler belki?. Dillerinin yerini; insanların ilgisini çekmek için zaruretten çıkardıkları, yaşam dünyalarına yabancı olan taklitler mi aldı yoksa? Cicikuş, what’s up, merhaba…
Özcesi bence bir hayvanla ilişki kurabilmek hatta o daracık kafes dahil pek çok fiziksel ve türsel sınırlılıkları aşan bir ilişki geliştirebilmek mümkün.
Toplumun hayvan sömürü dizgelerinin dışına atlaması için verilecek mücadelemizde hayvanların kendi dünyalarındaki yaşam savaşımına ne kadar dahil olduğumuz acılarını ne kadara eşduyumla paylaştığımız ve yoldaşlık göstererek esaretten kurtulmalarına ne kadar çabaladığımız çok önemli.
Küçük İskender’in “Papağana Silah Çekme!”sinden bir mısrayla bitirelim: “Papağan’a kanatlarını hatırlatmayı göze alabilen var mı; uçması, gitmesi gerektiğini gösteren?”





Bir Cevap Yazın