17.03.2025, Pazartesi
Ormanlardan, kent sakini türlerin yeşil alanlarından, esaret altında sömürülen tüm türlerin zindanlarından, kapitalist efendileri def etmek için mücadeleyi sürdürmeliyiz. Ahmet Caner Altay yazdı.

Marx’ın sahiplenme üzerine düşüncelerinden yola çıkarak doğa örneğini başka bir bağlamda özel olarak hayvanlar için de düşünebiliriz. Bunun için Bertell Ollman’ın “Yabancılaşma Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı” kitabındaki şu pasaja bakalım:
“Marx’a göre birey, algıladığı doğayı sahiplenir; duyuları ve ileriki yönelimleri üzerinde yaratacağı bütün etkileriyle onu bir şekilde kendisinin bir parçası yaparak, ona yönelir. Gün batımını kavramak için, onun resmini yapmak, onun hakkında yazmak ya da şarkı bestelemek zorunda değiliz. Gün batımını sadece tecrübe ederek kendimize katarız. Gördüğümüz renk ve formlar, gözlerimizi bir güzelliğe açma hissi ve böyle bir olayın ardından duygusallaşmamız; bunların hepsi sahiplendiğimiz bu yeni olayın işaretleridir. Gün batımını resimlemek, onu öyküleştirmek ya da bestelemek, sahiplenmenin çok daha yüksek derecelerine ulaşmaktır; böylece bu olay çok daha fazla bizim bir parçamız olur. Eğer sahiplenme deneyimimiz önemli bir deneyimse, güzellik yargımızı öyle bir seviyeye yükseltir ki, bu sefer tüm doğaya başka bir gözle bakmaya başlarız. Daha önce dikkatimizi çekmeyen renk, ışık ve biçim nüansları, dikkatimizi çeken çarpıcı nesnelere dönüşmüştür.”
Hayvanlarla kurulan sahiplik ilişkisi hayvanları, sahiplerinin bir parçası haline getiriyor. Evcil diye nitelenen veya egzotik prangalı tüm türler böyle değiller mi? Hepsi esasında kişiselleştirilmiş oyuncaklar haline getirildi. Sahiplerinin tatlı oyuncağına seçtiği kuaförde sahibinin beğendiği modelde o saçma sapan tıraşını olur, elbisesini giyer, kimisinin kafesleri süslenir, kimisi egzotik türse yine başka türden hayvanlar onun boğazı için feda edilir. Hepsinin rasyonu bellidir. Diyetleri de, açlıktan ölmeleri de (doğada hiçbir zaman böyle bir şeye rastlamasak da) maalesef obez olup ıstırap çekmeleri de hep sahibinin yüzündendir.
Sahibin hayvanı için yaptığı ve yaptırdığı herşey sağlığından, bakımına, tüm yaşam gereksinimleri dahil her türlü ihmaller ve istismarlar yalnızca kendi tatmini içindir.
Kapitalist şirket ve devletlerin her habitatı toksik atık çukuruna çevirdiği gri karbon ekosistemimizde sağ kalabilen, türünü sürdürebilen hayvanları da mülkümüzün bir parçası kılmak zorunda değiliz. Yaban hayatı üzerinde makine ve insan baskısı artarken türlerin korunması bir yana ticareti ve avlanmaları yaygınlaştırılıyor. Av ihaleleri, orman talanlarıyla kol kola sürerken hayvan ticareti de egzotik veya cins türler de popülerleşiyor, fetiş nesnesi oluveriyor.
Marx gün batımını kavramak ve tecrübe ederek kendimize katmak için hiçbir şey yapmaya lüzum olmadığından bahsetmişti. Bizim de tüm türlerin bir arada hür ve insan türünden görece bağımsız kendi habitatlarında yaşayabildiklerini kavramak için bir şey yapmamıza ve “vegan misyonerliğe” lüzum yok.
Hele ki biz veganların da zaten doğaya ve hayvan türlerine yabancılışması ve esaret altındaki türlerle kurduğu ilişki yetersizken; bireyci, pasifist bir vegan misyonerlikle bireylerin sadece kimliğinin bir parçasına yeşil yaprak eklemesiyle, vegan tüketici grubumuza dahil olmalarını sağlamak hayvan özgürlüğü mücadelesine bir şey katmayacak diye düşünüyorum.
En fazla ne olabilir diye düşünecek olursak vegan camia biraz daha genişler. Tabii Herakleitos’un “Yığınların aklı olmaz” sözünü de hatırlayalım…
Ormanlardan, kent sakini türlerin yeşil alanlarından, koruma alanlarından, esaret altında sömürülen tüm türlerin zindanlarından, her bir canlı yaşam ortamına kadar kapitalist (doğanın ve tüm biyotanın sahibi) efendileri def etmek için mücadeleyi sürdürmemiz yeterli.
Hayvan-insan ilişkilerindeki türcü-sömürgeci yapının ve hegemonyanın alaşağı edilmesi için hep efendi(sahip) kültürünün yıkılmasından söz edilir. Kapitalist (doğanın ve tüm biyotanın sahibi) efendileri yani bu mülkiyetçi sistemin ta kendisini yıkmadan hiçbir üst yapıya sosyal yaşama ve kültüre etki edemeyiz.
Vegan hayvan özgürlükçülerinin antikapitalist bir cephede havyan kurtuluş mücadelesi verebilmesi için Marksist “altyapı-üstyapı” kuramından hareketle pratik faaliyette bulunması elzem görünüyor.
Sömürü merkezlerine, tacirlerin, hayvan kaçakçılarının araçlarına, mezbahalardan, hayvan hapishanelerine kadar tüm kafeslere girmemiz gerekir. Bu yolculukta öncelikle türsel ve toplumsal yabancılaşmamızı aşıp türlerin özgürlüğü için hayvanlarla öyle bir derinlikli bağ kurmalıyız ki şefkat yorgunluğundan (compassion fatigue) canımızı çıkarmadan mücadeleyi sürdürmeli bir adım daha ileriye taşımalıyız.
Unutmayalım, normalleştirilmiş bu sömürü ve katliam zincirinde failleri her daim en çok korkutan şey bakımevi ve hayvan hapishanelerine girişimiz ve hayvan yoldaşlarımızın hesabını soruşumuz oluyor.





Bir Cevap Yazın