Ricky insanların dokunmasından hoşlanmıyor lakin ayaklarını ve kafasını okşamaya da çok ses etmiyor. Sanırım insani temaslarımızın çoğuna sadece tahammül gösteriyor. Ahmet Caner Altay yazdı.

Fotoğraf: Ricky
Okuduğunuz bu yazı bir deneyim aktarımıdır ve bu aktarımı Papağan Ricky’nin sadık dostu, seçilmiş kişisi olarak yazıyorum.
Veteriner teknikeri olarak çalıştığım klinikte insan olmayan diğer türlerle karşılaşmalarımdan çarpıcı deneyimler kazanıyorum. Bahsedeceğim İskender Papağanı Ricky de onlardan biri.
Ricky bir eğlence mekanından kliniğe geldiğinde bakımsız ve çelimsiz bir haldeydi. Temiz havaya erişiminin olmadığı, güneşi göremediği bu ortam onun tüy kondisyonunu olumsuz etkilemişti. Onunla tanıştığımda neredeyse yıllarca kafesinden hiç çıkaran olmamış, günlük psikolojik ihtiyaçları, sosyalliği ve kanat egzersizleri biraz ihmal edilmişti.
İskender Papağan’larının (Alexandrine, Psittacula Eupatria) esaret altında tutulması ne yazık ki yeni bir şey değil: evcil hayvan olarak besleme geleneği binlerce yıl eskilere dayanıyor. Günümüzdeyse bu türün, dünya çapında yaygın bir ticari sömürü ağı var.
Bu tür bir yandan da Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşme
(CITES 2) kapsamında. CITES raporlarında bu türün her yıl yaklaşık 30 bin üyesinin, anayurdu olan Hindistan ve Pakistan’da yasadışı olarak avlandığı belirtiliyor.
Dünyada 72 ülkede bulunan bu tür Türkiye’de de 22 ilde yaşıyor. Yaşadığımız coğrafyada da bazı şehirlerde özgür olanlarına rast gelmek mümkün. Terk edilmiş ya da kaçmış olabilirler. Belki de hayvan tacirlerinin lojistik planlamalarındaki pürüzlerin neden olduğu bir kaza sonucu kent yaşamına adapte olmak zorunda kaldılar.
İskenderiye Papağanı popülasyon eğilimine göre IUCN(Uluslararası Doğayı Koruma Birliği) tarafından Kırmızı Liste içerisinde LC “Neredeyse Tehdit Altında” yani Asgari Endişe (Least Concern) kategorisinde sınıflandırılıyor. Hindistan ve Pakistan’da ticaret yasaları sözde sıkılaştırılmış olsa da hâlâ kuş pazarlarında satışlar ve uluslararası nakliyeleri devam ediyor. Üreme amaçlı kuş yetiştiriciliğinde de giderek daha fazla istismar ediliyorlar. Yani damızlık olarak kullanılıyorlar.
Kaçak takiple doğadan toplanıp satılan bu kuşlar türün doğal seçilimini de tehlikeye atıyor.
Çeşitli gerekçelerle insanlar tarafından tutsak edilip farklı bir bölgeye getirildikten sonra özgürlüklerine kavuşurlarsa onlar için bambaşka bir öykü başlıyor. Esaretten kurtuldukları andan kısa bir zaman içinde yeni yaşam alanına uyum sağlayarak egzotik bir türe dönüşebiliyorlar. Uyum sağladıkları yeni habitatlarında sanki binlerce yıldır orada yaşıyormuşçasına peyzajın bir parçası haline geliyorlar.
Bu başarının sebebi egzotik hayvanların çoğu için ciddi problemler oluşturan yükselti, iklim ve insanların arazide yaptıkları olumsuz değişikliklerden kaynaklanan sorunları alt edebiliyor olmaları yatıyor.
Bu kuşlar bazen de ahşap kafeslerini kemirerek kendini azat ediyor. Bu bilgiye sahip olanlar ne yazık ki onları zaptetmek için onları daha dayanıklı kafeslerde tutuyor.

Fotoğraf: Ricky ve ben
Ricky’e dönelim. Dokunulmaktan hoşlanmıyor Ricky lakin ayaklarını ve kafasını okşamaya da çok ses etmiyor. Ama kuyruğu kırmızı çizgisi, dokundurtmuyor hiç. Sanırım insani temaslarımızın çoğuna sadece tahammül gösteriyor.
Hatta sıkça bunaldığını hissedebiliyorum. Kliniğe gelenler bazen Ricky’i sıkıştırıyor, onun da mahrem alana ihtiyacı olduğunu düşünmeden hareket ediyorlar. İçlerinde onun kafesini sallayanlar bile çıkıyor. Ricky de onların elini ısırmaya çalışarak rahatsızlığını açıkça belli ediyor tabi buna rağmen bazı insanlar bu davranışı tekrarlamaya devam ediyor. Türümüz bazen salt varlığıyla dahi hayvanları taciz edebiliyor.
Sanırım Ricky de benzer sömürülere maruz bırakılan türdaşları gibi yalnızlık ve esaret nedeniyle tuhaf davranışlar sergiliyor. Mesela bu aralar Ricky bana aşık olmuş gibi… Antropomorfik bir tanım olmasın, aşk demeyelim buna “aşırı bağlanma” diyelim. O kafesinden gözleriyle hep beni arıyor, süzüyor bense onun sesini arıyorum. Ötmese de kulağımda o rezonanslı güçlü bağırışlarını duyar gibiyim hep. Görüş alanından çıktığımda çığlıklarla beni çağırıyor bazen.
Benden önce de kafesindeki dal parçasına tutulmuş, ona kur yapıyormuş. Aynı bana yapmaya çalıştığı gibi. Kursağında yem kusmuğu oluşturup bana da sürüyor sevimli bebeğim.
Ricky’le aşırı bağlanmamız (overbonding) karşılıklı sanırım. Ricky’e gagasıyla oynaması için kozalak ve meşe palamudu topluyorum mesela… Diğer yandan da onu sosyalleştirmeye çalışıyorum çünkü insani koşturmacalarımızda hayvanları unutabiliyoruz. Tek bir kişi olarak onun tüm arzu ve ihtiyaçlarına yetişemiyorum elbette, o yüzden başkalarıyla da iyi ilişki kurmasını istiyorum. Böylece onun psikolojik ve fizyolojik ihtiyaçları hızlıca karşılanabilir.
Özlemlerimiz, tutkularımız yaşama bu denli sarılı tutuyorken bizi özlemsiz bir yaşama sevinci düşlenebilir mi? Esir bir kuşun da tutkusu, hasreti de sürüsüyle uçmak, sosyalleşmek, oyun oynamak, eşiyle beraber olmaktır muhtemelen ve elbette bütün bunlardan çok daha fazlasıdır…
Özgürlüğün yokluğunu hiçbir şey telafi edemez, biliyorum. Yine de duygusal, sosyal ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılandığı tatminkar bir yaşam alanı ve sağlam bir yoldaş bir nebze dinçleştirmeye yeter bu kuşları. Özcesi bence bir hayvanla ilişki kurabilmek hatta o daracık kafes dahil pek çok fiziksel ve türsel sınırlılıkları aşan bir ilişki geliştirebilmek mümkün.
Dayanışmayla kardeş türlerin birlikte yaşamı yeniden yaratımına…





Bir Cevap Yazın