Sanatçı Yeşim Paktin, resmî tarihin dışarıda bıraktıklarını sanatla hatırlatıyor: Sanat hafıza içindir.
Eskiler “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” derken unutmanın insan için olduğunu hatırlatır. Peki insan neyi hatırlar, neyi unutur? Hatırlamanın ve unutmanın politik bir işlevi var mı? İktidarlar hafızayı nasıl kullanır?
İllüstrasyon, duvar resimleri, baskı ve akademik çalışmalarıyla hafızayı sanatla birlikte çalışan Yeşim Paktin, “hâkim ideolojinin unutturmak istediklerini hatırlatan bir hafıza”dan bahsediyor. ‘Karşı Hafıza’ olarak tanımlanan bu olgunun sanat ve aktivizmle ilişkisini Yeşim Paktin’le konuştuk.

Sanat ve hafıza arasında nasıl bir ilişki var?
Yapısal olarak zorunlu olmakla beraber oldukça girift bir ilişki var aslında. Yani sanat, ancak hafıza yetisiyle üretilebilen bir şey. Sanatçı görüp yaşadıklarını hafızasına kaydeder ve ardından onları yeniden yorumlayarak başkasına aktarır. Sanat eserinde aktarılan konu, olay veya karakterler de –bu herhangi bir şey olabilir– yine hafızanın bir unsuruna veya aracına dönüşür. Ama burada bahsettiğim, bireysel hafızadan ziyade daha genel bir model olan toplumsal hafıza ya da tarihtir diyebiliriz.
Örneğin sanat tarihine baktığımız zaman, sanatın her zaman hafızayı koruma amacıyla üretildiğini ve her bir eserin adeta birer tarihsel veriye dönüştüğünü görürüz. Yani aslında günümüzde halen devam eden “sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi” tartışmasına yanıt olarak sanatın her zaman hafıza için olduğunu söyleyebiliriz. Tabii buna bağlı olarak da toplum için var olduğu aşikardır. Ayrıca çok yakın bir zamana kadar fotoğraf ve video kamera gibi görüntüleme teknolojilerinin günümüzdeki kadar yaygın olmadığını düşünürsek, sanatın hafıza için nasıl bir araç olduğu çok daha açıkça görülebilir.
Bu hafıza neyi kapsar, sanatçı neyi unutur, neyi hatırlar?
Son yıllarda hafıza kavramı oldukça popüler. Özellikle sosyal bilimler alanında çok fazla araştırmacının konusu haline geldi. Bunun en önemli sebebi günümüz dünyasının çok hızlı bir tüketim çağına dönüşmüş olması. Hemen hemen her şeyin çok hızlı bir şekilde gelip geçmesi neredeyse hafızanın da gücünü yitirmesine neden oluyor. Ancak hafızanın ne kadar önemli olduğunda herkes hemfikirdir. Çünkü öncelikle her kişinin kendi biricikliğini yansıtan kimliği ancak ve ancak hafıza ile oluşur. Hafıza ile kimlik birbirinden bağımsız düşünülemez. Aynı şekilde toplumların da kendi toplumsal hafızalarına dayanarak oluşturdukları birer toplumsal kimlikleri vardır. Tüm bunlar her bir bireyin ve toplumun kendine has karakter ve kültürünü yaratmasını sağlar.

Yeşim Paktin, Mavi Çiçek Serisi, 2022, Cyanotip baskı, 35×50
Hafızanın çok önemli olmasının bir diğer nedeni de hakikatle ilişkisidir. Biz hakikatin ne olduğunu ancak hafızayla bilebiliriz. Hakikati bilmediğimizde ise adaleti sağlayamayız. Dolayısıyla hafızanın her bir bireyi ve toplumu oluşturan en temel yapıların birincil parçası olduğunu görüyoruz. Böylece daha çeşitli ve daha adil bir dünyanın yolu en başta hafızayı korumaktan ve onu güçlendirmeden geçiyor.
Bu nedenle hafıza bir siyasi güç olarak da devlet ve iktidarlar için oldukça önemlidir. Özellikle günümüzün yaygın yönetim biçimi olan ulus devletlerin temel yapısı ortak ulusal kimlikler üzerine kuruludur. Çünkü aslında toplumlar ortak kimlikler üzerinde çok daha kolay bir arada bulunurlar. Dolayısıyla devletler bu bir aradalığı bir siyasi güç haline dönüştürerek bir araç olarak kullanır ve kimi zaman resmi tarih anlayışları gibi bu gücü müdahalelerle yönlendirebilirler. Dolayısıyla hafıza hemen hemen her şeyi kapsayan oldukça önemli bir mesele.
Peki, ‘Karşı Hafıza’ ne anlama geliyor?
İşte karşı hafıza da hafızanın bu siyasi kullanımından çıkıyor. Daha önce dediğim gibi her toplumun kendine ait bir hafızası bulunuyor. Her ne kadar günümüz devletlerinin yaygın yönetim biçimi ulus birliği üzerinden kurulmuş olsa da çoğu devlet genellikle tek bir topluluktan oluşmuyor ve ne yazık ki büyük toplumsal olayların sonuçları her toplum için aynı doğrultuda yaşanmıyor.
Mesela Türkiye aslında çok uluslu bir yapıya sahip ancak Cumhuriyet ile birlikte tek ulus üzerinden bir yönetim biçimi yürütmeye çalışıyor. Bu da bin yıllardır bu topraklarda yaşayan başka topluluklar için farklı sonuçlar yaratabiliyor. Mesela Ermeni Soykırımı tam olarak bunun örneği.
Resmi tarihin anlatı biçimi ile Ermeni halkının toplumsal hafızası arasında büyük bir fark var. Ancak toplumsal hafızalar resmi kaynaklara geçmedikçe ya da bu hafızanın gelecek nesillere aktarılma imkânı olmadıkça müdahalelerle değişme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Yani aslında hafıza da toplumla birlikte yaşayan ve değişip dönüşebilen canlı bir yapıya sahip.
Dolayısıyla hâkim olan hafıza anlayışının dışında kalan, görünürlüğünü yitirerek varlığını korumakta zorlanan, adaleti sağlamak adına hakikati savunan, gerçekte ne olup bittiğini korkmadan söyleyen toplulukların, grupların, ezilmişlerin, madunun hafızasına karşı hafıza diyoruz. Karşı hafıza çalışmaları, akademik veya sanatsal çalışmaların yanı sıra bir protesto gibi pek çok şekilde de karşımıza çıkabilir. Mesela Cumartesi Anneleri tam bir karşı hafıza örneğidir. Aynı şekilde Gezi Parkı eylemlerinde hayatını yitiren gençler adına yapılan her türlü eser, çalışma yine bir karşı hafıza örneğini oluşturur.

Yeşim Paktin, Şantiye Serisi, 2022, Cyanotip baskı, 35×50
Sizin üretim süreciniz nasıl oldu?
Son 20 yıl –ki şahsen bu süreç benim yaşamımın yarısı ediyor– pek çoğumuz için farklı boyutlarda da olsa oldukça zorlu geçti. Sosyal medya kullanımının artmasıyla bu süreçte hepimiz pek çok toplumsal adaletsizliğe doğrudan tanıklık ettik. Ve bu tanıklıklar ile içimizde çok büyük bir çaresizlik hissi birikti. Kimi olaylardan doğrudan etkilenmesek bile sadece oturduğumuz yerden toplumsal travma sahibi bireylere dönüştük ve bu şekilde gizli bir birliktelik ve aslında bir toplumsal hafıza oluşturduk. Asla kısaca anlatılamaz ama yine de yaşananları kısaca özetlesek; daha âdil, eşitlikçi ve sağlıklı bir toplum olmak adına yapılan her türlü hak savunuculuğunun gittikçe artan baskıcı ve hatta insanlık dışı tepkiler ile karşılaşması diye ifade edebiliriz. Ancak yine aynı süreçte ana akım medyanın yaşanılanları çok daha farklı bir anlatıyla aktardığınıda gördük. Hatta resmi tarihin bile farklı bir kurguyla nasıl da şekillenebildiğine şahit olduk. Günümüzde çoğu kişi sosyal medya ile doğru haberlere ulaşabilse de ana akım medyanın toplum üzerindeki gücünün bugün hâlâ çok büyük olduğunu biliyoruz. Bu nedenle aslında ben de bu toplumda yaşayan halktan biri olarak tanıklıklarımı kendi ifade aracım olan sanatsal çalışmalar ileaktarmak istedim.
Yani aslında sanatçı da yaşadığı çağın olaylarına tanıklık eden bir kişidir. Ancak sanatçının elinde duygu ve düşüncelerini ifade edebileceği oldukça güçlü bir aracı var. Tabii burada sanatın yalnızca toplumsal meselelere değinmesi gerektiğini savunmuyorum. Sanat özgür ve özerktir ve bu sebeple de sonsuz ifade biçimi ve özgürlüğüne ev sahipliği yapar. Ancak benim sürecim sahip olduğumuz toplumsal hafıza, hâkim anlayışın dışında kalan bir karşı hafızaya dönüşmeye başladıkça, onu aktarmak üzerine şekillendi. Açıkçası bir sanatçı olarak toplumsal olaylardan bağımsız sadece estetik olabilecek çalışmalar yapmayı çok diledim, ancak ne yazık ki içinde yaşadığım toplum ve süreç beni buna itti.Yani mesela toplumsal meselelerle ilgili yaptığım işlerin aslında pek de birilerinin alıp salonuna asmak isteyeceği türden işler olmadığını düşünüyorum. Yaptığım işlerde hassas meseleleri ele aldığım için hem dikkatli olmaya hem de bir estetik dil oluşturmaya çalışıyorum;ancak yine de ister istemez “mesaj kaygısı” içeren işler olduğu için onların yerine tamamen soyut, salon dekorasyonuna daha çok uyan iç açıcı işler kimi alıcılar için daha tercih edilesi olabilir. Açıkçası işlerimi zaten satış kaygısı ile yapmadığım için bu konu üzerinde çok durmuyorum. Her sanatçının ele aldığı konular ve kullandığı dil onun kendi tercihidir. Benim tercihimin bu yönde olmasının nedeni hem sanatın çok güçlü bir ifade aracı olduğunu düşünmemden hem de soyut konulardan ziyade toplumsal meselelere daha fazla heyecan duymamdan kaynaklanıyor.
Bu temsile nasıl yaklaşıyorsunuz?
Tabii ki toplumsal meseleleri sanatsal üretimlerde ele almak bir yandan oldukça riskli bir iş. Sanat çevresinde temsil meselesi ciddi bir tartışma konusu. Bir tarafa göre acıların veya toplumsal travmaların estetize edilerek yeniden temsil edilmesi o acıyı değersizleştirir veya yaraları tekrar deşer. Aslında burada iş sanatçının neyi nasıl ifade ettiğine göre değişiyor. Bu konular gerçekten oldukça hassas ve ifadenizi iyice düşünerek oluşturmanız çok önemli. Mesela Ai Weiwei’nin birkaç yıl önce deniz yolculuğu ile göçmeye çalışırken hayatını kaybeden Aydan bebeğin cesedinin medyaya düşen görüntüsünü birebir tekrar ettiği bir çalışması vardı ve bu çalışma haklı olarak çokça tepkiye yol açmıştı. Ama aynı zamanda Ai Weiwei’nin toplumsal travmaları konu edinen çok başarılı başka işleri de var. Buna rağmen ben, olumsuz tepkilere yol açan başarısız bir sanat girişiminin bile toplumda bir kamuoyu yaratması nedeniyle olumlu bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani her çabanın bir etkisi var ancak daha olumlu etkiler için sanatçının ekstra hassas olması gerektiğini düşünüyorum.
Sanatçının hafızası neyi unutur neyi hatırlar, sanatçı geçmişi nasıl kurar?
Öncelikle kişisel olarak sanatçıyı toplumdaki herhangi bireyden farklı bir yere koymuyorum. Yani unutma ve hatırlama karşısında sanatçı da herkes gibidir. Bu bakımdan önce neyi unuttuğumuzdan başlarsak, hemen hemen her şeyi unuttuğumuzu söyleyebilirim. Aslında günümüz dünyası neredeyse unutmak üzerine kurulu. Her şey şu anda var olan timeline’ımızda görülen birer saniyelik karelerden ibaret. Hemen her şey çok hızlı bir şekilde tüketiliyor ve yerini yeni gündemler, yeni içerikler ve belki sevimli kedi videoları alıyor –ben de çok seviyorum-. Ne yazık ki artan teknolojik gelişmelerin pek çok faydası olmasının yanında insan hafızasını zorlayacak derecede hızlı ve yoğun veri akışına sahip olması, kurunun yanında yaşın da yanmasına neden oluyor. Ve biz her bir toplumsal haksızlığın üzerinde en fazla birkaç saat, birkaç twit atarak durabiliyoruz –ki bunun dahi önemli olduğunu asla yadsımıyorum. Dolayısıyla böylesi bir hız çağında hatırlamanın ve yeniden hatırlatma çabasının önemi oldukça büyük. Bir sanatçı olarak neyi ne kadar hatırlayarak ne derece hatırlatabileceğimden inanın ben de emin değilim. Ama her kim içindeki herhangi bir yarayı elinden geldiğince ifade etmeye çalışıyorsa, yani hakikat ve adalet için direniyorsa hepsi benim için çok kıymetlidir.
Gençliğim boyunca yetişkinlik yolunda ilerlerken tanıklık ettiğim tüm toplumsal olaylar bana çocukken izlediğim çizgi filmleri anımsatırdı. Çizgi filmlerde her zaman iyiler ve kötüler savaşırdı. Kötüler her zaman gerçekten kötüydü ve iyi olan hemen her şeye düşmanlardı. Kötülük yaptıkça büyük kahkahalar atarak mutluluklarını yansıtırlardı. Gerçeklikle hiç alakası olmayacak derecede absürt olabilirdi olaylar. Ancak çizgi filmlerin gerçekdışı olan dünyasından koparak gerçekten, gerçek hayata atıldıkça aslında hayatın çizgi filmlerdeki iyi-kötü savaşından pek de farklı olmadığını gördüm. Farklı olan yalnızca iki şey vardı: İyiler çoğunlukla kaybediyordu ve kötüler de genellikle iktidar sahibi olanlardı.
Ancak her ne kadar iktidarların elinde ana akım medya veya resmi tarihlere müdahalede bulunma gücü olsa da sanatçının elinde de sanatsal ifade gücü var. Sanat yaşanılan olayları çok çarpıcı bir şekilde aktarabilir. Kimi zaman yüzlerce sayfalık bir araştırmaya kıyasla bir resim veya bir sinema filmi çok daha fazla şey anlatabilir.
Yine de kendi adıma zihnimdeki anıları toplamaya çalıştığım vakit tıpkı sosyal medyadan edindiğimiz tanıklıklarımız gibi gördüğümüz binlerce kare gibi üst üste binmiş resimler ortaya çıkıyor. Neredeyse hiçbiri net bir görüntü bile değil bu sebeple. Kimi zaman bir imge bir başka imgeyle birleşiyor. Kimi zaman birbiriyle uyumsuz imgeler aslında tam olarak yaşadığımız anılardaki tezatlık veya absürtlüğü anlatıyor. Mesela o anılar öylesi bir absürtlüğü içeriyor ki medyaya düşen bir fotoğrafta bir polisin sonsuz bir kırda sapsarı kır çiçeklerini copladığını görüyoruz. İşte bazen yaşanılanlar medyatik bir haber fotoğrafına yansıyan bu absürt karenin anlattığından daha farklı değil aslında. Zihnimdeki birbiri üstüne binmiş tüm imgelerin özeti masum çiçeklerin devlet şiddetine uğraması gibi.
Bu sebeple ben de çalışmalarımda hafızamda dolanan anılar arasında yakaladığım imgeleri üst üste bindirerek dijital çağ tanıklıklarımı aktarmaya çalışıyorum. Bunlar bazen iktidarın kurmaya çalıştığı görsel kurumsal kimliğin ardındaki acımasız hakikatler olurken bazen de kötülerin iyilerle çatışmasındaki absürtlükler oluyor. Ayrıca çalışmalarımda yine dijital medyadan edindiğimiz tanıklıklar gibi imgelerin tekrarına ve çoğaltılmasına dayanan baskı resim teknikleri kullanıyorum. Bir bakıma Walter Benjamin’in “Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri” adlı çalışmasında ele aldığı konuya başka bir açıdan, tam olarak da çağın kendi dili olan yeniden üretilebilirlik üzerinden, yeniden kurmaya çalışıyorum.

Yeşim Paktin, Mavi Çiçek Serisi, 2022, Cyanotip baskı, 35×50
Kişisel çalışmalarınızda hafıza ve sanat bağlamını kamusal alana taşıdığınızı görüyoruz. Kamusal alanda sergilemek ayrıca önemli mi sizin için?
Tabii, benim için belki de en önemlisi kamusal alan. Hatta ilk sanatsal pratiğim Ankara’da bir felsefe öğrencisiyken kamusal alanda başladı. Bir gün Ankara sokaklarında yürürken karşılaştığım gülümseyen bir Kemal Sunal portresi sayesinde sokak sanatı ile tanışmıştım. Kimin neden yaptığını bilemediğim bu portre beni çok etkilemiş ve mutlu etmişti. Birisinin ortak hafızamıza ait bir karakterin portresini sokaktan geçenlerle, belki de sadece gülümsetmek için paylaşması fikrinden çok etkilenmiştim. Ardından ben de stencil baskılarımı hazırlayıp Ankara sokaklarında dolaşmaya başladım. Hatta Kemal Sunal portresinin yaratıcısı olan sevgili Kayahan Kaya ile de bu baskıları takip etmesi sayesinde tanışmış olduk.
Bana kalırsa kamusal alanda sunulan sanat eseri, eser ve izleyici/alımlayıcı arasına başka hiçbir aracı girmediği için tam da olması gerektiği gibi bir ilişkiyi doğuruyor. Yani eğer sanatsal üretim ve sonucunda ortaya çıkan eserin amacı başkalarına ulaşmak ve ifadesini aktarmak ise kamusal alandan daha geniş bir kitleye ulaşabilecek başka bir alan olduğunu düşünmüyorum. Sokaklardan her an herkes geçebilir ve bu eserle karşılaşabilir. Bu karşılaşma anında eser ve alımlayıcı tamamen baş başadır. Arada müze veya galerilerin şık beyaz duvar ve aydınlatmaları, küratörlerin süslü sözleri yoktur. Hatta sanatçının ismi dahi yoktur ki genelde zaten sokak sanatçıları mahlas kullanır.
Bu bağlamda, sosyal medya yeni bir kamusal alan diyebilir miyiz?
Aslında evet, bir eseri sosyal medyada paylaşarak kimi zaman kamusal alandan çok daha fazla kişiye ulaştırabilirsiniz. Ancak orada da eser ve alımlayıcıyı kendi haline bırakmak yerine, kimi etiketler ve imzalar ile izleyicilere dayatmış oluyorsunuz. Ve eğer işiniz anonimleşen bir paylaşıma dönüşmezse de yine belirli bir takım sosyal gruplar etrafında yayılım gösterecektir. Ancak sokakta takip listenizdekilerin takip listesinde dahi olmayanlara da ulaşabilirsiniz. Ayrıca kamusal alanda yapılan iş, eğer ki bir proje dahilinde izinli olarak gerçekleşmiyorsa zaten sanatçının ismini duyurmak veya kariyerini geliştirmek için yaptığı bir iş değildir. Gerçekten sokakla paylaşmak için yaptığı, herkese sunulmuş bir armağandır. Ve o andan sonra o eser sokakta kendi kaderiyle baş başadır. Bir saat içinde tamamen silinip yok da olabilir ya da sağına soluna eklemlenen başka işlerle büyüyüp çoğalabilir. Eğer eser etkileyici bir güce sahipse zaten kısa süre içerisinde kendiliğinden tüm sosyal medyada dolanan bir esere dönüşür.





Bir Cevap Yazın