2011 yılında kurulan Herkes İçin Mimarlık Derneği (HİM); mimarlar, şehir plancıları, peyzaj mimarları ve farklı disiplinlerden öğrencileri yatay bir yönetişim yapısıyla buluşturarak mimarlığı toplumsal fayda aracı olarak ele alan bağımsız bir platform.
Mesleği sermaye ve güç odaklı kalıplardan çıkarıp katılımcı bir üretim sürecine dönüştürmeyi amaçlayan dernek, bugüne dek 46 proje ve 80’den fazla atölyeye imza attı. Kırsalda atıl köy okullarını yeniden işlevlendiren, kadın ve çocuk odaklı kamusal alanlar tasarlayan ve Yırca Sabunevi’nden Beyoğlu Sineması yenilemesine kadar farklı ölçeklerde kolektif müdahaleler üreten HİM, açtığı sergilerle sahadaki kolektif hafızayı ve deneyim birikimini kamuoyuyla paylaşıyor.
6 Şubat depremlerinin ardından çalışmalarını özellikle Kahramanmaraş ve Hatay’da yoğunlaştıran dernek; Çekmece Topluluk Merkezi ve Mimkent gibi uygulamalarla geçici barınma evresinde ortak yaşamı ve termal konforu merkeze alan alternatif mekan pratiklerini hayata geçiriyor. Bu kapsamda üretilen SüperKerpiç Çocuk Kitaplığı ise geçici barınma alanlarındaki nitelikli sosyalleşme eksikliğine odaklanan kolektif bir toprak yapı denemesi. Tasarım ve uygulamasını HiM ile Poçolana Works ekibinin birlikte yürüttüğü, Türkoğlu Belediyesi’nin ev sahipliğinde Koluba Kolektifi ile All Hands And Hearts ekiplerinin de yapımına omuz verdiği proje; bugün kadınlar, gençler ve çocuklar için yaşayan bir kütüphane ve atölye alanı olarak işlevini sürdürüyor.

Afetlerde geçici barınmanın olanaklarını, ortak yaşam alanlarının dönüştürücü gücünü ve katılımcı mimarlık pratiklerini Herkes İçin Mimarlık Derneği’nden Emre Gündoğdu ile konuştuk.
“Mimarlığı başka türlü yapma arayışı bitmediği için 15 yıldır aynı heyecanla devam ediyoruz”
Herkes İçin Mimarlık Derneği’nden biraz bahsedebilir misiniz?
Herkes İçin Mimarlık Derneği, bu Aralık ayında tam 15 yılını dolduruyor. Ağırlıklı olarak mimarlardan oluşsa da iç mimar, şehir ve bölge plancısı, endüstriyel tasarımcı ve peyzaj mimarı gibi mekan tasarımıyla ilgili farklı disiplinlerden üyeleri de barındıran bir yapı. Temel amacımız ise mimarlığı katılımcı bir yaklaşımla üretmek. Yalnızca tasarım ve uygulama yapmakla sınırlı kalmıyor; her yaş grubuna dokunan araştırmalar ve atölyelerle bu katılımcı üretim sürecini canlı tutuyoruz.
Özünde bu oluşum, mimarlık alanının toplumsal meselelere karşı duyarsızlığını dert edinerek bir araya geldi. Aslında bu arayış yeni değil; 1960’lar ve 70’lerde katılımcı mimarlık üzerine ciddi bir külliyat oluşmuştu. 2000’lerden itibaren ise “alternatif mimarlık pratikleri” olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir hat açıldı. Bizim derdimiz de mimarlar olarak masa başında “Bizce doğrusu budur” demek değil; insanları bizzat tasarım ve üretim süreçlerine dahil etmek. Çünkü mimarlık, kamu yararını gözeten ve farklı aktörlerle birlikte yürümesi gereken bir disiplin gibi görünse de günün sonunda büyük oranda sermayeye ve siyasi güce bağlı kalıyor; gücü elinde tutanın istediğini dikte ettiği bir araca çok çabuk dönüşebiliyor.

Ekibimizde sahada çalışanlar, mesleği bırakıp başka alanlara geçenler ve benim gibi akademide yer alan farklı isimler var. Derneği kurduğumuzda yaş ortalamamız henüz 23 civarındaydı; sivil toplum kuruluşu olmanın ne anlama geldiğini bile pek bilmiyorduk. Açıkçası mimarlık alanında dernek veya oda çatısı altında doğrudan tasarıma ve şantiyeye, fiziksel uygulamaya girmek pek alışıldık bir pratik değildir; o yüzden çalışma tarzımız zaman zaman dışarıdan sıra dışı da bulunuyor.
Derneği kolektif bir havuz ve çatı olarak görüyoruz: Mevcut mimarlık ortamından memnun olmayan, mesleği “başka türlü” deneyimlemek isteyen insanlara alan açıyoruz. Kendi içimize kapalı da değiliz; acil ve istisnai durumlar hariç, her işe mimarlık ve tasarım öğrencilerini, yeni mezunları ve farklı disiplinlerden insanları açık çağrılarla dahil ediyoruz. Zaten biz de öğrencilik yıllarımızda okulla ve öğretilenle yetinmeyip arayışa giren farklı üniversitelerden gençlerin buluşmasıyla kurulmuştuk. “Mimarlığı başka türlü yapma” arayışı bitmediği için 15 yıldır aynı heyecanla devam ediyoruz.

Geleneksel bir STK gibi işlemiyoruz; derneğin 15 yıldır kadrolu, bordrolu bir çalışanı yok. Tamamen proje ve iş bazlı ilerliyoruz. Bir de özellikle kaçındığımız bir dil var: Bu işleri “hayır işi” veya “gönüllülük soslu yardımseverlik” olarak tanımlamak. Çünkü mimarlık, öğrencilik yıllarından itibaren emeğin değersizleştirilmesini normalleştiren, sömürüye çok açık bir sektör. Bizim yaptığımız şey karşılıksız emek değil; birlikte yeni bir ihtimali hayal etmenin, mesleğin etik ve toplumsal karşılığını aramanın bir yolu. Kafamızdaki düşünceler de masada değil; sahada, insanlarla birlikte ürettikçe olgunlaşıp şekilleniyor.
“Bir arada yeni bir hayat kurmak, sonraya ertelenemezdi”
6 Şubat depremlerinin ardından hayata geçirilen SüperKerpiç Çocuk Kitaplığı projesi nasıl başladı?
Aslında afetler üzerine düşünme hali bizde çok ufak adımlarla başlamıştı. 2021 yangınlarında bunu derinden hissetmiştik. “İleriye dönük daha hazırlıklı olmalıyız, bu konuları çalışmalıyız” demiştik. Ufak tefek egzersiz atölyeleri gibi denemelerimiz oluyordu belki ama afet öncesine ya da afet sonrasına dönük tam bir hazırlığımız yoktu. Fakat 6 Şubat gelince her şey değişti.
Maraş’la önceden bir bağımız vardı: Orada yaşayan üyemiz, bölgedeki mimarlarla iletişimimiz mevcuttu. Hatta depremin daha birinci saatinde ilk teması orayla kurduk. Hatay’la da bağımız vardı; özellikle ALİKEV’le ve diğer kurumlarla da hızla haberleştik.
Deprem sahasında ilk etapta herkes gibi acil yardım, erzak ve malzeme desteğine koştururken bir yandan da “Biz yapısal olarak ne yapabiliriz?” sorusu belirdi. Zaten o dönemde pek çok mimar grup, kolektif ve mimarlık dışından insan da acil durumun hemen ardından gelen geçici evrede neler yapılabileceğini dert ediniyordu.
Biz ekip olarak hep topluluklara yönelik ve topluluklarla birlikte mekanlar üretiyorduk. İlk günlerde “Acaba bir barınma mekanı da yapabilir miyiz?” diye konuştuk elbette; fakat bu oldukça çetrefilli bir konuydu: Nerede, nasıl ve ne şekilde kurulacaktı? Üstelik bir arada yeni bir hayat kurma ihtiyacının, barınmanın çok sonrasına bırakılmaması gereken, tam da o an beliren temel bir gereksinim olduğunu düşündük ve böyle bir hat üzerinden ilerlemeye karar verdik.
Biz ağırlıklı olarak ahşap çalışıyoruz; bizim gibi kolektifler de ahşapla üretmeyi sever. Elbette başka malzemeler de kullanılabilir; toprak da keza öyle, isteseniz beton da yapabilirsiniz. Ancak insanların sürece dahil olabilmesi açısından ahşap çok elverişli bir malzeme. Doğallığı, çevre dostu oluşu, erişilebilirliği, düşük karbon ayak izi ve taşınabilirliği gibi pek çok avantajı var. Böylece hem topluluk odaklı yaklaşımımız hem de malzeme tercihlerimiz doğrultusunda süreçte iki hat oluştu: Biri ahşap kanadı, diğeri toprak kanadı.
Ahşap tarafında topluluk merkezleri ürettik; Maraş’ta iki yapı inşa ettik. Hatta Mimarlar Odası’nın Mimkent ofis alanı için bir ortak kullanım alanı da hayata geçirdik.
Toprak ise bizim için biraz daha deneysel bir alandı. Daha önce baştan sona toprak bir yapı inşa etmemiştik. Fakat derneğimizde afet sonrası toprak yapılar üzerine çalışan arkadaşlarımız vardı. Malzeme zaten sahada, yerinde mevcuttu; hızlıca bir araya gelip üretmek mümkündü. Nitekim doğal afetlerde, göç krizlerinde ve yerinden edilme durumlarında dünyanın farklı yerlerinde bu yöntemin başarılı örnekleri var. Bir yandan da kamuoyundaki algıyı kırmak istiyorduk: Ne zaman bir deprem olsa haberlerde “Kerpiç evler yine yıkıldı” denir ve malzemenin adı kötüye çıkar. Oysa doğru teknikle yapıldığında böyle olmak zorunda değil.
İşin bilimsel bir zeminde ilerlemesini istedik. Arkadaşlarımızın irtibatta olduğu, Kaliforniya merkezli CalEarth Enstitüsü vardı. Bu enstitü; geleneksel teknikleri modern yöntemlerle harmanlayan İran asıllı mimar Nader Khalili tarafından kurulmuştu. Hatta Khalili’nin bu yaklaşımı ilk olarak NASA için geliştirdiği anlatılır; uzayda inşaat için yerel malzemeyi kullanma fikrinden yola çıkar. Khalili’nin geliştirdiği bu yönteme “SüperKerpiç” (SuperAdobe) deniyor. Harran evleri gibi kubbe formuna dönen, ahşap ya da betonarme gibi harici bir taşıyıcıya ihtiyaç duymayan bir sistem. Tabii bunun mühendislik hesabını da yaptık; bölgeden toprak örnekleri aldık. Bu numuneler İTÜ ve İYTE laboratuvarlarında test edildi; toprağın karakterine göre en uygun katkı oranları belirlendi. Formuna dikkat edilmesi, her sıranın titizlikle ölçülmesi gereken ama insanların da kolayca yapımına dahil olabildiği bir teknik.
Fikirler olgunlaşınca, depremin henüz ikinci haftasında Maraş’a gidip toprak numunelerini topladık. Sonra da 2023 yılının Temmuz ayı sonuna doğru Süper Kerpiç atölyesini hayata geçirdik.
“Amaç sadece bir bina dikmek değil; birlikte üretmeye ve başka türlü bir mekanın mümkün olduğuna dair hayal kurdurabilmekti”
SüperKerpiç Yapı halk tarafından nasıl karşılandı peki?
Aslında en başından beri kadın ve çocuklara yönelik bir mekan olacağı az çok belliydi. Kadınlara dönük eğitimler verilebilecek bir yer fikri öne çıkıyordu, bize de uygundu. Çocuklar içinse devasa bir kütüphaneden ziyade daha korunaklı bir ölçek düşündük. Tıpkı ahşapta olduğu gibi toprakta da amaç sadece bir bina dikmek değil; birlikte üretmeye ve “başka türlü bir mekanın mümkün olduğuna” dair hayal kurdurabilmekti. Dolayısıyla yapım süreçlerinin kendisi de o birliktelik hissi için çok önemliydi.
İşlev netleşirken alan yalnızca kadınlara tahsis edilse bile çocukların mutlaka orada olacağını biliyorduk. Bu yüzden mekanın ölçeğini çocuk boyutlarına yakın tuttuk; pencereleri, rafları ve oturma yerlerini tamamen onlara göre tasarladık. Dışarıdan bakıldığında kubbe formu zaten çok ilgi çekici, merak uyandıran bir yapıydı. Biz inşa ederken çocuklar hep etrafımızdaydı, sürece ortak oldular; hatta yokluğumuzda alanı doğrudan sahiplendiler.
Bu sahiplenme duygusuna çarşı esnafı da ortak oldu. Çarşıdaki dükkanları yıkıldığı için geçici konteynerlere yerleştirilen bazı esnaflar başından itibaren bize büyük destek verdi. Bizim uzun süre sahada olamadığımız, belediyenin de yetişemediği dönemlerde yapının kapısını gözlediler, alanı hep korudular. Orası onlar için her zaman bambaşka bir his uyandıran bir yere dönüştü. SüperKerpiç’in o doğal toprak dokusu, çatısındaki renkli ayrıntılar ve gövdesindeki deliklerden dışarıyı izleyebilmek gibi çocukların ilgisini çeken ufak tasarım dokunuşları vardı.
Hatay Çekmece’deki merkez de benzer bir ihtiyacın sonucuydu. Bir yıl içinde bin 200 kişinin yararlandığı, 18 kurumun kullandığı ve 50-60 civarında etkinliğin gerçekleştiği bir alana dönüştü. En başında “Böyle bir alan yapalım mı, ihtiyacınız var mı?” diye sorduğumuzda, yereldeki toplulukların ve STK’ların tam da buna ihtiyacı olduğu söylenmişti. Hem Hatay içinden hem de dışarıdan gelenler için konteyner sınırlarını aşan, daha geniş ve tavanı yüksek bir mekan arayışı vardı. Açıldığı ilk günden beri doğrudan o boşluğu doldurdu, zamanla gelişti ve yeni birlikteliklere zemin hazırladı. Hatta Postane’den Yaşar Adanalı orada düzenlediği bir atölyenin ardından burayı “umut mekanları” olarak tanımlamıştı; çok yerinde bir tabir.
“Doğru planlandığında bir konteynerde gerekirse on yıl da yaşanabilir. Konteyner ya da konteyner kent kötü olmak zorunda değil”
Özellikle deprem bölgesinde yaptığınız bu çalışmalar Türkiye’deki diğer afet ve yeniden yapılanma süreçleri için nasıl bir örnek teşkil edebilir?
Aslında birkaç deprem daha yaşanacak. Herkesin “umarım olmaz” demek yerine olana hazırlıklı olması gerekiyor; hepimiz bunu söylüyoruz, durum bu…
Deprem Dayanışması Derneği daha önce çalıştığı ekipleri bu hafta toplayacak. Yalnızca Hatay özelinde değil, İstanbul veya başka yerlerde de afetler, örgütlenme ve dayanışma konularında neler yapılabileceğini konuşmak üzere bir projeksiyon çalıştayı düzenliyorlar. Biz de o çalıştaya gideceğiz.
Bu tip buluşmaların mutlaka olması lazım; neyi yaptık, neyi yapamadık, doğrusuyla yanlışıyla oturup görmek gerek. Depremin ilk senesinde bunu yapmak belki zordu ama ikinci sene durum değişti. Biz ilk sene hep Maraş’taydık, ikinci sene ise özellikle Hatay’daydık.
Tabii ki şehirlerin aldığı hasarlar ve durumları birbirinden çok farklıydı. Maraş’ta ilk iki ay çok zorluydu ama sonrasında bazı şeyler yavaş yavaş yerine oturdu; çünkü Maraş’ın yıkılmamış bölgeleri de vardı. Fakat Hatay’daki kaos gerçekten inanılmaz boyuttaydı.
Hem geçen sene hem bu sene İstanbul’da üç ila beş haftalık yaz okulları düzenledik. Geçen yıl konuya biraz değinmiştik ama bu sene ana odağımız doğrudan geçici yaşam alanları oldu. Açıkçası bu konu herkes tarafından ama en çok da mimarlık alanı tarafından fazlasıyla es geçildi. Kendi mesleğimiz olduğu için özeleştiri yaparsak, mimarlar çok kolay bir şekilde kalıcı üst yapılara odaklanma refleksine kapılıyor: “Ben en iyi bunu bilirim, bunu yaparım” diyerek sanki o kalıcı binalar yükselince bütün sorunlar çözülecekmiş gibi davranıyorlar. Oysa mesele o yapıların bir, üç veya beş yılda bitip bitmemesi değil. En kritik konu, geçici yaşam alanlarının niteliğini gündemde tutmaktı. Mimarlık alanı bu noktada açıkça çuvalladı, sahici bir varlık gösteremedi. Sorsanız herkes üzgün ama sonuçta insanlar konteynerlerde çok ağır şartlarda yaşamaya mahkum edildi. Ardından da “Koşullar çok kötü, hemen kalıcı kentleri ayağa kaldıralım” denildi.
Peki, insanlar konteynerlerde neden bu kadar kötü koşullarda yaşamak zorunda? Doğru planlandığında bir konteynerde gerekirse on yıl da yaşanabilir. Konteyner ya da konteyner kent kötü olmak zorunda değil. Kötü olan; aralarında neredeyse hiç mesafe bırakmadan, insanları ip gibi dizen anlayış. Şehir Plancıları Odası’nın kılavuzlarında, hatta AFAD’ın kendi mevzuatında bile üniteler arasında en az iki metre mesafe bırakılması, ortak kamusal alanlar açılması gerektiği yazar. Bizde ise “Ne kadar çok insanı sıkıştırabilirsek o kadar iyi” mantığıyla hareket edildi. Oysa birkaç farklı alan daha açıp yerleşimleri ferah tutmak mümkündü.
Bu temel planlama hataları yüzünden geçici alanlar hızla yaşanmaz yerlere dönüştü. İnsanlar da çaresizlikten kendi çözümlerini üretmeye çalıştı: Önüne sundurma ekleyen, sıcaktan ve yağmurdan korunmak için üstünü muşambayla örten oldu. Fakat bunlar palyatif kaldığı için muşambalar kısa sürede yırtıldı, koptu gitti. Dahası, o aşırı sıkışık yerleşim yüzünden insanlar kendi yaşam alanlarını hava alamaz hale getirdi. Konteynerlerde çapraz havalandırma yok, sadece tek cephede pencere var; yerleşim o kadar dip dibe ki diğer cephede başka yeni bir pencere bile açamıyorsunuz.
Bunlar aslında mimarlığın ve tasarımın en temel problem çözme alanlarıdır. Eğer mimarlık basite indirgediğimizde bir sorun çözme pratiği ise, konteyner alanları mimari dokunuşlarla hızla iyileştirilebilecek en somut yerlerdi; ancak meslek alanı burada son derece zayıf kaldı. Oysa bize göre en öncelikli mesele kesinlikle buydu.
Geçici dönemi sağlıklı kurgulamadığınızda, sonrasında gelen hiçbir süreç de sağlıklı işlemiyor. İnsanlar “Koşullar çok kötü, buradan bir an önce kurtulalım” refleksiyle hareket etmek zorunda kalınca, kentlerin geleceğini etraflıca düşünmeye ve doğru hayal etmeye zaman kalmıyor. Bizim ürettiğimiz topluluk alanları da tam olarak şu sorunun peşindeydi: Bu mekanlar, her şeyin “başka türlü de olabileceğine” dair yeni bir hayal kurdurabilir mi? Geçici yaşam alanlarında insanların hem nefes alacakları bireysel alanlara hem de nitelikli ortak mekânlara çok ciddi ihtiyacı var.
Sahada adeta bir “konteyner çılgınlığı” yaşandı. Oysa geçici barınma yalnızca konteynerden ibaret değil; prefabrikasyonun bambaşka olanakları var. Prefabrik sistemlerle çok daha esnek, farklı planlama birimleri oluşturma şansınız varken bu tamamen unutuldu. Herkes sadece konteyner yetiştirme telaşına düştü. Oysa konteyner kentlerin kurulumu sırf iki hafta daha geciktirilip “Şunları doğru düzgün planlayalım” denseydi, belki de sonraki iki-üç yılı kurtarmak mümkün olacaktı. Her şey o kadar apar topar yapıldı ki; zeminler, birleşim detayları, bireysel ve ortak alan dengeleri tamamen göz ardı edildi.
Bizim ürettiğimiz ahşap topluluk merkezlerinden ilki Maraş merkezde, Sümer Ortaokulu’nun bahçesindeydi; ikincisi ise Türkoğlu’na bağlı Kılıllı konteyner kentinin hemen yanına All Hands and Hearts ile birlikte kuruldu. İlki uzun süre işlevini sürdüremedi. Kılıllı’daki merkez ilk günden bu yana, iki-üç yıldır aralıksız ve çok aktif biçimde kullanılıyor.

Konteyner kentlerde ortak alan yaparken bile yine konteyner koyuyorlar; oysa insanlarda birkaç ay içinde çok ciddi bir konteyner bıkkınlığı oluşuyor. Bizim ahşap ve toprakla yapmaya çalıştığımız şey, bu ortak alanlar için alternatif bir dil önermekti. Sümer Ortaokulu bahçesinde ilk ahşap yapıyı bitirdiğimizde bir depremzedenin “Burası ev bile olur” dediğini hiç unutmuyorum. “Evet,” dedik, “ev de olabilir.” Mekan hemen başka bir ihtimali fısıldıyordu. Bu tür mekanların insanlara her koşulda yeni ihtimalleri düşündürebilmesi hakikaten çok önemli.

Toprak yapıyı inşa ettiğimizde de insanların unuttuğu kerpiç hafızası yeniden canlandı. Temmuz ayında, dışarısı 42 derece sıcaklıktayken açılışını yaptık; içeriye adım atıldığı anda bambaşka bir mikroklima karşılıyordu insanı. Ahşapta da aynı şekilde… Isı, nem ve su yalıtımı gibi konular kağıt üstünde teknik meseleler gibi durabilir; ancak bu teknik meseleler, insanların doğrudan sosyal ve bireysel hayat konforunu belirliyor.
Geçici yaşam evresinde sosyal donatı meselesinin bu denli zayıf bırakılması, kentlerin geleceği adına insanın canını sıkıyor. Yine de sadece bizim değil, All Hands and Hearts, KAF gibi bağımsız ekiplerin de kurduğu bu az sayıdaki alternatif mekan, geleceğe dair sahici bir umut yeşertiyor.









Bir Cevap Yazın