Deniz Göktaş tutuklandı.

Şimdi günlerce aynı konuları konuşacağız: Verilen karar hukuka uygun muydu?
İfade özgürlüğünün sınırları ne olmalı? Bir komedyen her konuda şaka yapabilir mi?

Bütün bunlar tartışılacak.

Ama beni asıl sarsan mahkeme kararı olmadı. Bunu zaten biliyorduk. Bu karara hazırdık. Hazır olmamız bile bizlere bir şey anlatıyor gerçi, ama bu karardan dönülebilir. Hukuk yanlış karar verebilir. Mahkemeler değişebilir. İktidarlar değişebilir. Bizler de zamanla hukukun bu kadar kolay eğilip bükülmesine alıştık. Dolayısıyla, çoğumuz kararın bu yönde olacağını zaten öngörmüştü.

Peki, bu kararı daha en baştan tahmin edebilmek mi daha ürkütücü yoksa bir toplumun, bir insanın özgürlüğünü kaybetmesini kutlayacak hâle gelmesi mi? 

İnsanlar tahminlerini bu kadar rahatça söylerken aslında bir insanı hedef gösterdiklerinin farkındalar mı mesela? Aslında belki de birkaç güne unutulacak bir olayın, dalga dalga yayılması ve herkesin aynı cümleleri yazması bir komedyenin tutuklanmasına dönüşmesi… Karar açıklandıktan sonra hissettiğim ilk duygu büyük bir üzüntü oldu. Ülke adına, yargı adına, adalet adına, ifade özgürlüğü adına; her şeyi geçtim bir insanın bu kadar kolayca hapse atılmasına çok üzüldüm. Derken… 

Ülkede okunmaya değer, canlı haklarını savunan birkaç mecradan biri olan Muzır Yayında’nın. tutuklama kararıyla ilgili yaptığı paylaşımlarının altına yazılan, beni insanlığımdan utandıran yorumları, o kan dondurucu cümleleri gördüm. Hakaretler, tehditler hak getire… Ama beni asıl etkileyen şey bambaşkaydı; on binlerce insanın bu kararı kutlamasıydı. Sanki azılı bir katil tutuklanmış gibi… Kahkaha emojileriyle, alkışlarla… Kutlamaları yetmedi, bir de kirli zihinlerindeki düşünceleri rahatlıkla dile getirdi.

“Cehennem ateşi bol olsun.”
“Ölüm haberini alırsınız inşallah.”
“Daha beter olsun.”
“Hapiste sürünsün.”

Bazıları bununla da yetinmedi.

Cezaevinde cinsel saldırıya uğramasını bile dileyenler oldu. Bazılarının ise başına gelecekleri ayrıntılarıyla hayal ederek, bundan neredeyse haz aldığını gördüm.

İnsanın acısını seyretmekten duyulan o tuhaf coşku…

Beni ürküten şey de tam da bu duyguydu; öfke değil. İnsan öfkelenebilir. Kızabilir. Sert bir tepki gösterebilir. Beni ürküten, bir insanın yaşayacağı acının başkaları için bir eğlenceye dönüşmesiydi. Bir toplum başkasının acısından zevk almaya başladığında, kaybettiği şey sadece vicdanı olamaz sanki, kendi insanlığından da uzaklaşmıştır. Ekranın arkasındaki yüzleri göremesek de birkaç cümleden o hakaretleri, tehditleri yazanların aldığı hazzı resmen hissedebiliyoruz artık.

Sanki asıl gösteri başlamış ve tribünler çoktan dolmuştu.

Birlikte yaşadığımız binlerce kişi bir insanın ölmesini diledi. Nasıl ölmesi gerektiğinin hatta bunun için lazım olan işkence yollarını bile açık açık yazdı. O yorumları okurken aklıma Black Mirror dizisindeki “Hated in the Nation / Ülkece Nefret Edilen” bölümü geldi. Sosyal medyada ölüm etiketiyle hedef gösterilen insanlar birer birer öldürülüyordu. Aslında katilin asıl hedefi, o ölümleri isteyen, linçe katılan ve bunu sıradan bir oyuna dönüştüren kalabalıktı.

Belki de dizinin asıl anlattığı şey buydu. İnsan, başkasının ölümünü istemeye başladığında önce kendi insanlığını öldürüyor.  

Eser: The Procession to Calvary, Pieter Bruegel, 1564.
Betimleme: Hareketli, kalabalık ve huzursuz bir sahne görülüyor. Merkeze yakın yerde askerler, yere düşmüş ya da sürüklenen bir figürü zapt etmeye çalışıyor. Etrafındaki insanlar ise kimi merakla, kimi kayıtsızlıkla, kimi de bir gösteri izler gibi olan bitene bakıyor. Sıcak ama ağır toprak tonları sahneye boğucu bir atmosfer veriyor. Resimdeki asıl gerilim, yalnızca şiddet anından değil; bu şiddeti çevreleyen kalabalığın merakı, soğukluğu ve seyirci tavrından doğuyor.

***

Son yıllarda bunu defalarca gördük.

Bir gazeteci gözaltına alındığında…
Bir siyasetçi tutuklandığında…
Bir kadın linç edildiğinde…
Bir sanatçı hedef gösterildiğinde…

Hemen aynı kalabalık ortaya çıkıyor. Cezayı yeterli bulmuyorlar. Daha fazlasını istiyorlar.
Daha fazla acı… Daha fazla aşağılanma… Daha fazla yıkım…

Ben sevmediğim insanların bile başına bunların gelmesini istemem. Söylediklerine katılmam. Eleştiririm. Hatta öfkelenirim. Ama özgürlüğünü kaybetmesini istemem. Başına bir felaket geldiğinde sevinmem. Haksızlığa, adaletsizliğe uğramasını istemem. Çünkü insan hakları yalnızca sevdiğimiz insanlar için geçerli değil!

Tam da burada aklıma bir soru takılıyor: Peki nasıl oluyor da bunları bu kadar rahatça yazabiliyoruz? Bir insanın ölümünü istemek… Cehennem ateşinde yanmasını ya da cezaevinde tecavüze uğramasını dilemek… Peki, bütün bu insanlık dışı yorumları yazarken, yazdıkları gözlerinin önüne geliyor mu? Hayal edebiliyorlar mı mesela yazdıkları yorumların ne anlamlara geldiğini? İçselleştiriyorlar mı?

Bir insanın yandığını… Canının acıdığını… Çaresiz kaldığını… Dövüldüğünü… Cinsel saldırıya uğradığını… Dilinin koparıldığını…

Gerçekten hayal edebiliyorlar mı?
Gerçi hangisi daha kötü bilmiyorum; hayal edebildiği halde dile getirebilmesi mi yoksa hayal bile edemediği kötülüğü kolayca yazabilmesi mi?

Kötülük önce zihinde başladığı için, sanki hayal de edilebilir diye düşünüyorum. Eğer kişi hayalinde gördüklerinden ürkmüyor, tam tersine haz duyuyorsa… bundan sonrasını tarif edecek bir cümle bulamıyorum. Bence insanı diğer canlılardan ayıran şey yalnızca düşünebilmesi ve iyiyle kötüyü ayırt edebilmesi değil; kötülüğü bütün ayrıntılarıyla tasarlayabilmesi.

***

Üstelik daha da ürkütücü olan…
Bu yorumları yazanlar uzak bir gezegende yaşamıyor; birlikte yaşıyoruz. Aynı ülkedeyiz. Aynı şehirdeyiz. Aynı mahalledeyiz. Aynı sokaktayız. Belki aynı apartmandayız. Belki sabah çocuklarını okula bırakıyorlar. Belki yaşlı anne babalarına bakıyorlar. Belki ekmek parası için işlerine gidiyorlar. Sonra telefonlarını ellerine alıyorlar.

Ve hiç tanımadıkları bir insan için ölüm diliyorlar.

Şimdi Allah’a, kitaba inanan binlerce kişi bir insan için “cehennem ateşi bol olsun” diye yazarken… Ölümünü dilerken… Cezaevinde cinsel saldırıya uğramasını isterken… Allah’ın kendilerinden razı olacağını gerçekten düşünüyorlar mı? Bir insanın cehennemini dileyerek kendi cennetimize biraz daha yaklaştığımızı mı sanıyoruz? Allah şimdi onları daha mı çok seviyor?

***

Birkaç arkadaşımla bu yorumları paylaştım.
“Hâlâ şaşırıyor musun?” dediler.

Evet.
Şaşırıyorum.

Çünkü beni şaşırtan tek şey bu yorumlar değil. Aradan iki bin yıl geçmiş olmasına rağmen insanın hâlâ bu kadar az değişmiş olması… Antik Roma’daki arenalarda gösterileri izleyen kalabalıktan bu yana mesela…  Arenada insanlar yalnızca dövüşü izlemiyordu; bir başkasının acısını elleri kanayana kadar alkışlıyor, gladyatörün ölümüne sesleri kısılana kadar tezahürat yapabiliyordu. Sosyal medyada da benzer bir psikoloji hakim sanki… Bir kişi hedefe konuluyor; ardından binlerce insan onun cezalandırılmasını, küçük düşürülmesini, hatta daha fazla acı çekmesini talep ediyor ve bundan zevk alıyor. Bugün gladyatörler yerine komedyenler, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler ya da fikrini belirten sıradan yurttaşlar sosyal medyada arenaya sürülüyor; sürüldüğünde ise hemen etrafında acısını izlerken kendi öfkesini alkışa, hazza dönüştürebilen bir kalabalık toplanıyor.

Gladyatörler değişti.
Seyirci ise hâlâ aynı…

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin