I

Ayrılığa ilelebet son vermiş olan, yan yana kazılmış iki mezardır.

Memleketin tirajı yüksek gazetelerinden birinde gazeteciydim. Haftada iki gün reklamlardan kurtulup ortanın sağındaki sayfaya ulaşabilenlerin ancak okuyabildiği dosya haberler hazırlıyordum. Basında kendisine pek yer bulamamış, yayınlandığında günlerce kendisinden söz ettiren, mağduru güçlendiren haberler dosyalarımın ana konusuydu. Yazı işlerine Ankara’dan telefon gelmediği ve patronun diğer şirketleri için olumsuz bir içerik barındırmadığı sürece yazılarıma pek karışılmıyordu. Yani her şey yolundaydı. Bir sabah ofiste kahve sırasında yazı işleri sorumlusunun haber dili üzerine yersiz uyarılarına maruz kaldığım o güne kadar… Babamın ölüm haberi geldi…    

Babamı gömdüğümüz günün akşamında -belli ki kaybıyla başa çıkabilmek için- ölmeden önce yazmam için zorladığı faili meçhul cinayetler, kayıplar, kayıp yakınları hakkındaki kitaba başladım. Bütün arşivini paylaşmıştı. Birkaç dosya hariç kitap neredeyse hazırdı. Arjantin, Şili, Türkiye bağlamında kaybedilenleri, fotoğraf, mektup, gazete küpürleri ve röportajlarla ele alacaktım. Yeri yurdu kayıp mezar taşlarını az da olsa aralayan küçük bir bellek çalışmasıydı. Olmadı. Gazetede yayımlanan genişletilmiş halini kitaba koymayı düşündüğüm Cumartesi Anneleri röportajı işimden kovulmamın sebebi oldu. Babamın ölümü gibi birden bire oldu, işe son e-postası geldiğinde Şili darbesini anlatan bir film izliyordum.

İşsiz bir gazeteci olarak kiradayken, sağda solda üç beş birikmiş de yokken iş aramanın yıkıcı zorluğuyla kısa sürede tanıştım. Yeni bir dosya haberin bu defa konusuydum, işsiz bir gazeteciydim. Çalışabileceğimi düşündüğüm tüm gazetelerden elim boş döndüm. İş bulmama yardımcı olabilecek gazeteci arkadaşlarım telefonlarıma dönmüyordu. Ev sahibinin her hafta pazartesi kira için kapımı çalmasına ve posta kutusunda ödenmeyi bekleyen ama çoktan temerrüde düşmüş faturalara daha fazla dayanamayıp başka işler denedim. Üçüncü sayısı çıkmadan batan tirajı küçük sol bir derginin dizgi mizampaj işinden ayrıldıktan sonra üniversiteden bir arkadaşım aracılığı ile birkaç çeviri işi aldım. Zorlandım. Gazetede işe başladığım ilk aylarda dış haberler servisi için yaptığım birkaç çeviri haberi saymazsak yıllardır çeviri de yapmıyordum. Sabahlanan gecelerin sonunda bitirip teslim ettiğim halde ödemelerini hâlâ alamadığım çok çeviri işi oldu. Yoruldum. Bir süre sonra uykusuzluk hakkında kitap yazacak kadar deneyim biriktirdiğimin farkına vardım. Zayıfladım. Sağlığımın bozulduğunu hissediyordum. Ev sahibinin ziyaretleri sonlandırsın diye geciken iki kirayı ödedikten sonra evden ayrılmaya karar verdim.

Dar ve eğimli bir şehir sokağında geçen karanlık, masalsı bir sahne gibi görünüyor. Binalar yüksek, sıkışık ve hafif yamuk çizilmiş; bu da sokağa biraz tekinsiz, rüya gibi bir hava veriyor. Pencerelerin çoğu siyah ve kapalı, yalnızca yukarı tarafta tek bir sarı ışıklı pencere dikkat çekiyor. Sokağın ortasında kırmızı ceketli, kahverengi saçlı bir çocuk ya da genç figür sırtı dönük şekilde ilerliyor. Elinde mavi bir bavul taşıyor. Bu figür, çevredeki siyah-beyaz/yeşilimsi karanlık atmosfer içinde parlak renkleriyle öne çıkıyor. Sol tarafta bir kapı, saksı bitkisi ve siyah bir kedi görülüyor. 

Ailemle aynı şehirdeyken kendime ait bir ev fikri kiracı da olsam hep hayalimdi, tamam bir zafer değildi ama özgüvenle, yaratıcılıkla, kendimi ispat etmekle alakalı bir şeydi. Yapabilmiştim. 

Geniş balkonundan deniz görünen, mavi perdeli kocaman salonu çalışma odası yaptığım evim, yazdıklarımın, okuduklarımın en önemlisi hayallerimin toplamıydı. Ama şimdilik yolun sonuna gelmiştik. Üzerine çalıştığım kitap, üstü örtülen cinayetler, kaybedilmiş çocuklar, kocalar, sevgililer… Bir de işsizlik, iş bulma kaygısı. Hepsi bir olup özgüvenimi, yerini bilmediğim bir yere gömmüştü. Birinci perde kapanmıştı. Maviydi…

II

Anneme taşındım. Ekstre borcunun altında ekstra debelendiğim kredi kartlarına ödeme yapmak için mobilyaları yok pahasına elden çıkardım. Borcu bitmemiş beyaz eşyaları satsam kısa sürede tekrar alamayacağı bildiğimden kapıcıyla kavga dövüş apartmandaki kömürlüğe yığdım. 

Kavga dövüş diyorum, çünkü kapıcı, bodrumdaki bir odalı evi dar geldiğinden annemin kömürlüğünü temizleyip boyamış, çocuklarına çalışma odası yapmış. Beni eşyalarla kapıda görünce kıyameti kopardı. Üzüldüm, çaresizdim. Günün sonunda çocuklarına, okul derslerinde yardımcı olma sözü vererek mevzuyu az da tatlıya bağladık.

“Yenilip” eve dönme fikri önce üzse de bir kaç günlük bocalamadan sonra annemin yanında kendimi iyi hissetmeye başladım. Anne evi ruhumu sağalttı. Akşama doğru mutfaktan gelen yağda kavrulmuş soğan kokusu, püfür püfür esen balkon rüzgarında kurumuş temiz çarşaflar, ikindi çaylarına yoldaş meyveli kekler… Belki kapitalizmin hala üstesinden gelemediği, insanı hayata yeniden güçlü bir şekilde hazırlayan anne şefkatiydi. Ya da farklı bir okumayla duyguların suç ortaklığında annenin görünmeyen emeğinin sürekli istismar edilmesiydi. 

Betimleme: İllüstrasyonda bir adam masada oturmuş, çatalla yemek yerken resmedilmiş. Masanın tamamına yakınını görüyoruz. Masa yeşil-beyaz kareli bir örtüyle kaplı, üzerinde bir tabak, tabakta koyu renkli zeytin benzeri yiyecekler ve sarı-turuncu parçalar var. Masada ayrıca dökülmüş bir sos ya da yemek lekesi, küçük bir fincan veya kase, sağ tarafta dik duran bir bıçak ve sol alt tarafta bir tabanca bulunuyor. Adamın sol eli tabancanın üzerine ya da yakınına yerleştirilmiş. Bu ayrıntı sahneye gergin, tehditkâr ve anlatısal bir hava katıyor. Arka plandaki büyük gölge ve tarama çizgileri burada da devam ediyor. Genel renkler yine mat yeşil, bej, siyah ve sarı tonlarında. İkinci resim, ilkine göre daha fazla hikâye hissi veriyor; yalnızca yemek yiyen bir adam değil, masadaki nesnelerle birlikte huzursuz, tekinsiz ve dramatik bir durum anlatılıyor.

Yemek masasına konulan ikinci servis tabağı onu mutlu etmişti. Aynı çatının altında, tıpkı eski günlerdeki gibi yan yana odalarda uyumaktan memnundu. İlk günlerin aksine geceleyin dış kapıdaki kilit sesi iyice azalmıştı. Güvende hissediyordu. Seslense, çağırsa duyup gelebileceğimi biliyordu, keyfi yerindeydi. Belli etmese de tek başına bu evde yalnızlık çekiyordu. Biliyordum. Babamı kaybettikten sonra bu bir başına bırakılmışlık hali onu üzüyordu. 

Gazetede işe girip ayrı eve çıktıktan üç ay sonra ablam da planlamış gibi apar topar evlenmiş, asker kocası ile şehir şehir geziyordu. Ben sık olmasa da özellikle babam öldükten sonra  anneme uğramaya çalışıyordum. Ablam denk gelirse yılda bir-iki gün, dini bayramlardan birini annesiyle geçirmeye çalışıyordu. Aram yoktu ablamla. Aslında eniştemi sevmiyordum.  Ablam bu gerilimin enişte lehine tarafı olduğu için nefretimden payına düşeni alıyordu. Annem çok belli etmese de damadına olan öfkesini mutfakta saatlerce ovduğu fırın tepsisinden çıkarıyordu. Babamsa ölmeden önce damadına bakıp kızını iyi yetiştiremediğini düşündüğünden en çok kendine kızıyordu.

Yılda bir ya da iki kez görmeye katlanabildiğim ablamla eniştem, evden her ayrıldığında annemle günlerce evi havalandırmak zorundaydık. Terle karışık asla gitmeyen kötü bir koku kalıyordu adamdan geriye. Çarşafları, yorganları çekmesi pahasına yüksek derecede yıkıyorduk. Ablam asla rahatsız olmuyordu, koynunda yattığı adama da kötü kokusuna da alışmıştı anlaşılan… Ortalıkta durmaması konusunda uyardığım halde her seferinde silahını getirip yemek masasının üzerine koyuyordu. Eli silaha değmeden güvende hissetmiyormuş beyefendi, yemek bile yiyemiyormuş… Memleket harbe girmese darbe vs olmasa askeriyede silah kullanmadan emekli olabilecek bir birimde çalışıyordu. Yalan söylüyordu, kabalığı banaydı. Kendince silahlanma artışına dikkat çektiğim yazılarımla alay ettiğini düşünüyordu. 

III

Adam, hissettirmekten keyif alarak yazılarımı düzenli okuyordu. Bir dönem askerlerin siyasi partilere ayar verdiği gazetelerden biriyken bugün artık başkasının elinde sopaya dönüşen gazeteyi almaya devam ediyordu. Annemin onlar için hazırladığı yemek masasında sessizliği fırsat bilip, bir eli masadaki silahında diğer eli çatalda ağzındaki lokmayı yutmadan röportajlarımı, yazı dizilerimi ve haberlerimi eleştiriyordu. Bunu hep yapıyordu. Liberal bir çizgideymiş hazırladığım haberlerin içeriği… Memleket, bugün başka bir noktaya gidiyormuş, değişimi kaçırıyormuşum. Dahası, gazetenin genel yayın çizgisinden de epey uzaklaşmışım, böyle giderse işten çıkarılabilirmişim. Ablam, silahın penceresinden konuşan kocasını yalandan susturmaya çalışsa da annemin kokusu ile aşağı mahallenin pastanesini kıskandıran böreğini yutmakla meşgul olduğundan pek etkili olamıyordu. 

Yayın ilkelerine uymadığım gerekçesiyle tazminatsız atıldığım gazeteye açtığım davanın ilk duruşmasına sekiz ay vardı. Beş parasızdım. Evden tek başına çıkmam gerektiğinde annemden para istemek zorunda kalıyordum. Kadıncağız ikiletmeden çıkarıp verse de para isteme gerginliğine düşmeden odamda yıllardır ertelediğim kalın ciltli romanlarla akıl sağlığıma faydalı okumalar yapıyordum. Büyük yazarların uzun olduğu kadar derli toplu cümlelerle inşa ettikleri merdivenlerin gazına gelip yazmaya başladığım ama faili meçhule dönüşmek üzere olan kitabı bitirmeye karar veriyordum. Ama olmuyordu.. İş bulma kaygısı, parasızlık en çok da mavi perdeli geniş salonum yerine annemin kullanmadığı eşyaların altında ezilmiş küçük odamda kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Kendime duyduğum güven de yara almıştı, elim bir türlü dosyaya gitmiyordu.

Evde anneme yemek ve ev işlerinde yardım ediyor, hava güzelse Dereboyu’ndan sahile kadar yürüyorduk. Denizin, sahile sonradan inşa edilen dolgu duvarla bitmek bilmez telaşı böylesi anlarda aramızda sebepsiz ortaya çıkan sessizliği bozmaya yetmiyordu. Bazen bu suskunluğun aksine annemin uykudan uyanır gibi evlilik meselesine girme çabasını boşa çıkarmak için gazetedeki dedikodulara, üzerinde çalıştığım kitap için topladığım anılara bazen de yükü kendinden ağır gemilerin boğazın iki yanından duyulacak siren seslerine sığınıyordum. Kendi evime çıktığım ilk günlerde mavi perdeli salonda yer yatağına ortak olmak isteyenle geçirdiğimiz birkaç güzel günü saymazsak yalnız olmaktan memnundum… Konuyu bir daha açmayacağına söz verse de bir başka sahil gezisinde gündeme geleceğini biliyordum. Evlilik mevzusundan arta kalan sohbetimize ablamı asla dahil etmiyorduk. İsmi anılsa koca gökyüzünün altında o kötü koku gelip kuşatıyordu. Nedense dönüş yolunda gövdemizi yokuşa vurduğumuzda babamın anısı, çok sevilen kısa bir şiir gibi aramıza gelip bir süre kaldıktan sonra onu getiren rüzgarla apar topar ayrılıyordu. Annem babam üzerine konuşmak istemiyordu. Soluğu yetmiyordu. Üstelemiyordum. 

Kapıcı yönetim kararına uymaktan fazlasıyla memnun çöp, temizlik dışında apartmanda başka bir işe karışmıyordu. Üst katta oturan Dudu Hanım’ın market alışverişini de ben yapıyordum. Kocası birkaç yıl önce kanserden ölmüş Dudu Hanım’ın. Yalnızmış, çocukları da olmamış. Kıbrıslıymış. 74 Harbi’nden sonra gelmiş Türkiye’ye. Rumcayla İngilizce’yi anadilinden daha iyi biliyormuş. TRT’de dış haberlerden emekli olmuş. Meslektaşımmış. 

Bazı akşamlar Kıbrıs mutfağına has ilginç yemekler yapıp getirirdi Molahiye bunlardan biriydi, ıspanak gibi ama tadı limonu bol bamya yemeğine benziyordu. Mevsim ne olursa ıspanakla bamyaya gözü düşen annem molahiyeye bayılırdı. Benim favorim kolokastı. Hem biçim hem de lezzet bakımında patates ile kabak arasında kalmış bir tattı. Kıbrıs’ı çok bilmemekle birlikte bu iki yemek bile bölünmüş bir adanın, arada kalmışlığın gayri resmi özeti gibiydi. Ne ada ne ülke… Zaman içinde başka bir şeye dönüştürülmüştü, Akdeniz’in ortasında ortasından ikiye bölünmüş bir ada…  Siyasi, askeri krizlerin yüzölçümü, adanın fiziki yüzölçümünden fazlaydı. Gündemden hiç düşmüyordu.

Annem, hikayeye dönüştürdüğü anılarını çoktan emekli etmişti. Paylaşmıyordu. Kendisi gibi apartmanın güney cephesine sıkışmış suskun bir emeklilik geçiren Dudu Hanım’ı, çok seviyordu. Onun kadar okuyamasa da aynı yaşlarda aynı şeylerden keyif alabildiğinin farkına varması anneme iyi geliyordu. Her gelişinde anıların kapısını açmaya pek yanaşmadan, önce kırmızı şarap açılır meze yerine eskimeyen kadınlık halleri, siyasetten zehirlenen adamlar, şehirde artan nüfus gibi meseleler yuvarlak masada kendine yer bulurdu.  Dudu Hanım annem kadar içmezdi. Çok konuşmaz sadece dinlerdi, annemden fırsat bulup konuştuğunda ise üslubu, ortaokuldan terk annemi rahatsız etmeyecek kadar zarifti. 

İllüstrasyonun betimlemesi: Görsel, sıcak ve nostaljik bir aile anısını betimliyor. Yaşlı bir kadın, yüksek arkalıklı desenli bir koltukta oturuyor. Beyaz saçlı, kırışıklıkları belirgin ve yüzünde hafif şaşkın/konuşkan bir ifade var. Yanında küçük bir kız çocuğu oturmuş; uzun koyu saçlı, sarı elbiseli ve dikkatle kadına bakıyor. İkisinin kucağında açık bir fotoğraf albümü duruyor. Albümde eski fotoğraflar ya da kareler görülüyor; yaşlı kadın eliyle sayfadaki bir fotoğrafı işaret ediyor gibi. Bu da sahnenin geçmişi hatırlama, anı anlatma ya da kuşaklar arası paylaşım teması taşıdığını düşündürüyor. Ön tarafta küçük yuvarlak bir sehpa var. Üzerinde bir şişe, bardaklar ve küçük kaplar bulunuyor. Çizim tarzı karikatürize; uzun burunlar, abartılı yüz hatları ve yoğun siyah tarama çizgileriyle hareketli bir anlatım kurulmuş. Renkler yumuşak; turuncu, sarı, yeşil ve krem tonları öne çıkıyor. Genel olarak samimi, biraz hüzünlü ama sevecen bir atmosfer taşıyor.

Bir akşam marketten aldığım siparişlerini bırakırken Dudu Hanım misafiri olmam için ısrarcı oldu. Kıramadım. Kabul edeceğimi bildiğinden midir şairleri kıskandıracak kadar güzel dört başı mahmur bir masa hazırlamıştı. Mezeleri gölgede bırakan rengarenk çiçekleri bir kenara koyarsak, oturmaya fırsat bulamadan kendi elleriyle yaptığı, özel misafirler dışında kimseyle paylaşmadığını söylediği portakal likörünü usulca masaya bıraktı. Şişenin kendisi, yanındaki bardaklar likörün rengi güzel gözüküyordu ama tatlı alkollerle aram olmadığını söyledim. Sert, acı içecekler tercih ediyordum. Yüzündeki tebessümü koruyarak, likörüne çok güvendiğini dünyayı gezsem böyle bir likör bulamayacağımı üstüne basa basa belirtince dayanamadım. Dilimdeki sarhoşluk kışkırtılmıştı bir kere.   

Parmakları kadar zarif, küçük likör bardağıyla aldığım ilk yudumda bu likörün başka bir likör olduğunu anlamam zor olmadı. Tatlı değildi, anlatılması güç ama tuzlu portakal yemiş gibiydim. Üst üste birkaç yudumdan sonra içi deniz kokan sarhoşluğa gönül rahatlığıyla girdim. Üstüm başım portakal kokuyordu. Gülümsemesini saklamadan yüzümde alkolün izini takip ediyordu. Damak tadımın, ezberlerimin önündeki barikatların bozguna uğradığından adı kadar emindi. Konuşmuyor sadece içiyorduk. Şişe bitmeden yenisini açıyordu. Kaçıncı şişenin sonunda olduğumuzu unutarak tarifte gizli sırrı bütün ısrarıma rağmen açık etmedi. Sadece portakalı, Kıbrıs’tan getirttiğini söyledi.

Dildeki zincirler alkole dayanamayıp çözülünce Dudu Hanım TRT’de çalıştığı günleri, o günlerin basın ve habercilik anlayışına uzun uzun değindi. 12 Eylül darbesinde TRT’de darbeye karşı duran bir kaç gazeteciden biri olduğunu, Kenan Evren’in o gece, sabaha doğru yayınlanan konuşmasının engellenmesi dahil birçok baskıcı uygulamaya karşı direndiklerini bir çırpıda anlattı. Bugün bile kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği bir şey yapıp darbeden sonra Diyarbakır Cezaevi’ni, işkenceleri, gözaltında kayıpları uluslararası ajanslara gizlice taşıdıklarını ama çok da işe yaramadığını söyledi. Bütün bunlara rağmen darbe sonrasında TRT’de kalmayı başardıklarına değinmeden geçmedi. 

Gecenin ilerleyen saatlerinde likörün açtığı yumuşacık yoldan viskinin sert dokunuşlarıyla hızlanarak devam ettik. O, darbe günlerinin karanlık TRT’sini anlatıyor, ben dinliyordum. Alkolün ele geçirdiği bedenimle zihnim arasındaki uyumsuzluğun Dudu Hanım’a bir saygısızlığa dönüşmemesi için çabalıyordum. Güzel bir kadındı, konuştukça daha da güzelleşiyordu, sarhoşluğun dil üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyete rağmen sesinin tonu, onu kesintisiz dinlemeye davet ediyordu. 

TRT’de çalıştığı günlerde çekilen fotoğraflardan bir kaç tanesini gösterdi. Genç, uzun boylu,  güzel bir kadın, dönemin ünlü siyasetçilerinin arasında, ofiste, dışarıda, mitingde fotoğraflarda hep en öndeydi. Tek tek anlattı fotoğrafların hikâyesini… Albümü elime alıp bakarken aradan küçük bir fotoğraf düştü. Eğilip aldım. Ağaca sırtını dayamış genç bir adamın fotoğrafıydı, sararmış siyah beyaz  bir fotoğraf. Ölen kocası sandım, göz göze geldik. Suskunluğu, diğerlerinden daha küçük olan fotoğrafın hikâyesinin büyüklüğü hakkında fikir veriyordu. Sorup üzmek istemedim. Fotoğrafı elimden alıp bir süre baktıktan sonra viskisinden bir yudum alıp anlatmaya başladı.

“Sıkılırsan mutlaka uyar olur mu, biraz uzun hikaye, bir de yıllardır bu kadar sarhoş olmamıştım. Bu fotoğraf 72 yılında Kıbrıs’ta çekildi. Kocam değil, sevgilimdi Nidai. İsmi ilginç değil mi? Manasını bilirsin Nida’dan geliyor, seslenme bağırma anlamında. Yalnız 45 yıldır Nidai’den isminin aksine ses seda yok. Çok bekledim, aslında bana kalırsa hala bekliyorum. Gençtim beklemekten yorulduğumu hissettiğimde başkasıyla evlenmeye karar verdim. Her şey birden bire olup bitti. Evlendim. Kocamı, Nidai gibi sevemedim çocuk da yapmadım. Garibim, çok sevdi beni, onu bırakacağımı hissettiğinden olsa gerek çocuk yapmama kararıma razı oldu. Kabullendi. Kanser olduğunu öğrenince kabullenemediğini hep içine atıp üzüldüğünü düşünüp ayrıca kederlendim. 

IV

Nidai de ben de bugün Rum tarafında kalan kumsalları, meyve bahçeleriyle ünlü bir köyde yaşıyorduk. Fırsat buldukça kimsenin bizi göremeyeceği denizi yukarıdan gören portakal bahçelerinde buluşur, denizden arta kalan tuz kokusuyla dünyayı gezme planlarımız birbirine karışırdı. İzmir, Atina, Roma, özellikle de portakalı ile ünlü Valencia… Eve döndüğümüzde bedenlerimiz, elbiselerimiz portakal çiçeği kokardı. Koku gitmesin diye inanır mısın günlerce su değmezdi tenimize. Seni böyle sarhoş eden likörle de o bahçelerden birinde tanıştım. Nidai’nin annesinin gizli tarifiydi, bizi bir öğle sonrası çocukluktan çıkarıp, sarhoş bir gölgede adına sevişme denilen yeni keşiflere götürdü. Büyüdük… Kocama ne bu hikâyeden bahsettim ne de likör yaptım.

Nidai, evin tek çocuğuydu. Çatışmalar başlamadan önce ailesi adadan ayrılamayınca en azından onu savaştan uzak tutmak, gerekirse adadan kaçırmak için yol yöntem aradı. Bir süre görüşemedik. Savaş gemileri ufuk çizgisine yerleşmiş çıplak gözle görülebiliyordu. Çatışma sesleri portakal bahçelerine ulaşmaya başladığında yıllarca Karpaz’da bütün yaz kamp yaptığımız Rum arkadaşlarımızla savaşma fikri ürkütmeye başlamıştı. Barut kokusu portakal kokusunu bastırıyordu..   

Korktuğum başıma geldi. En son bir dere kenarında buluştuğumuzda Nidai, amcasının oğluyla birlikte askere alındığı söyledi. Oracıkta ölmek istedim. Savaşmak istemediğini, bir yolunu bulup askerlikten kurtulacağını geri döneceğini yineleyip durdu. Ağlamaktan dinleyemiyordum. O gün orada son kez likör içip seviştikten sonra eve giden yol hiç bitmedi, eve varamadım, yıllar sürdü sanki.

Gidiş o gidiş, bir daha göremedim Nidai’yi. Savaş başladı bekledim, bitti, seviştiğimiz gölgeleri, denizi bırakıp kuzeye taşındık yine bekledim, dönmedi. Amcasının oğlu da kayıptı, ölen askerler arasında isimleri yoktu. Aileler kayıp ilanı verdi. Öldürülüp bir yere gömülmüş olabilir diye düşündüler. Bir süre başka bir ülkede olabileceğini, geri dönebileceğini bile düşündüm o sıralar. Bir ses bekledim ama o ses hiç gelmedi. Ama hiç inanmadım Nidai’nin savaşta öldüğüne…”   

Sarhoşluğa yenilmek üzereydim ama Nidai’nin akıbeti zihnimin açık kalmasını sağlıyordu. Ölmemiş olabileceğini ben bile düşündüm. Bir ihtimal bir ülkede kendisine yeni bir yaşam kurmuş olabilirdi. Ama aradan 45 yıl geçtikten sonra anne babası için bile olsa mutlaka bir haber çıkardı… Esas mesele, Arjantin’i Şili’yi konuşurken Kıbrıs’ı ıskalamış olmamız. Ada, Akdeniz’in ortasında kocaman bir mezara dönüşmüş aslında. Fail de meçhul, kurban da. Kafam düşüyordu, sağlıklı düşünemiyordum. Babam geldi oturdu yanıma. Dudu hanım boşalan viski bardağını boş bırakmazken anlatmaya devam ediyordu. Babam viski sevmezdi. 

“2000’li yılların başında adanın her iki tarafında da çalışmak üzere BM bünyesinde bir kayıp arama merkezi kuruldu. Bu merkez, savaşa bir şekilde katılan, ya da tanıklık eden insanların anılarından yola çıkarak adanın muhtelif yerlerine öldürüldükten sonra gömülen sivil ya da asker, Rum ve Türk’leri bulup kimliklendirme çalışması yapıyordu. Sınırların çoğu kişiye kapalı olduğu adada yaşayanların değil de öldürülenlerin, bu projeyle, sınırları ortadan kaldırmış olması kötü bir şakaydı… Ölülerin ada barışına katkısı yaşayanlardan fazlaydı anlayacağın. Nidai ile amcasının oğlu için de bu merkeze DNA örnekleri verildi. 

İllüstrasyon betimlemesi: Portakal ağaçlarının altında atletli ve pantolonlu bir adam mezar kazıyor yanında kanlar içinde öldürdüğü başka bir adam yerde yatıyor.

Kocam öldükten birkaç yıl sonra cesaretimi toplayıp Nidai’nin bedenimde, ruhumda yarım bıraktığı hikayeyi tamamlamak için adaya gittim. Zor oldu. Savaştan sonra kocamın çabasıyla birkaç girişimim olsa da gidememiş, anılarımın altında kalıp çıkamamaktan, ölen, öldürülen Türk, Rum arkadaşlarımın acılarına tanık olmaktan korkmuştum… 

Sıcak soluksuz bir ağustos ortasıydı. Bambaşka bir adaya düşmüştüm. Deniz, kumsal, portakal ağaçları savaşta öldürülmüştü. Yerlerine betondan enkazlar inşa edilmişti. Gölgesiz bir cehennemdi. Yetmiyormuş gibi adanın iki yanı yeni savaşa savaşlara hazırlık yapan mangalar gibi bekliyordu. 

Rum tarafındaki köyümüz dursa da portakal bahçelerinin eski kokusu yoktu. Birkaç gün anılarımın peşinde iz sürdükten sonra gözümü adadaki bütün kötülüklere kapatıp Kayıp Arama Merkezi’nin hem Türk hem de Rum tarafındaki yetkilileriyle görüştüm. Kazı alanlarını gezdim. Nidai ile amcasının oğlu adada hiç yaşamamış gibiydiler. Tek bir iz yoktu onlardan kalan. Bedenimde yarısı kanamaya devam eden eski yaraya merhem bulamamıştım. Dönüş gününe yakın bir sabah otel odamda dinlenirken telefonum çaldı. Adada kaldığım süre boyunca Rum tarafında sık sık ziyaret ettiğim kazı alanlarında çalışan bir kadındı telefondaki. Kazılardan birinde kime ait olduğu belli olmayan bir parka bulduklarını içinden de Türkçe bir pusula çıktığını belirtti. Kazı alanına vardığımda Türkçe bilmediklerinden pusulayı merkeze ilettiklerini söyledi. Üzüldüğümü görünce telefondan bulduğu pusulanın fotoğrafını gösterdi. Çok sıcak bir öğle sonrasıydı, okur okumaz bayılmışım.”

Durdu Dudu Hanım. Durunca anladım ağladığını. Kalktı yüzünü yıkayıp geldi. Bardaklarımıza viski doldurdu. Kendisininkinden bir yudum aldı. Gömüldüğüm koltuktan doğrulup masadaki viskiye uzanacak halim yoktu.

“Pusula, Nidai’nin amcaoğlunun yazdığı bir kâğıt parçasıydı. İtiraf gibi bir şeydi. Nidai, çatışmanın arttığı bir gece yarısı cepheden kaçmak isterken aynı birlikte yer alan amcaoğluyla tartışmış. Çocuk birlikten biraz uzakta, bir portakal bahçesinde onu ikna etmeye, savaşmaya, cephede kalmaya zorlarken tartışma bir süre sonra kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında öfkeyle silahını çıkarıp tehdit etmeye çalışırken Nidai’yi yanlışlıkla kalbinden vurmuş. Öyle yazıyordu. Oracıkta ölmüş. Panik olmuş, korkmuş, öldürülen Rumlara yaptıkları gibi ağlaya ağlaya bahçede bir portakal ağacının altına gömmüş kuzenini. Aylar sonra bir çatışmada ölümden kurtulamayacağını anlayınca bu notu yazmak zorunda hissetmiş. Nidai’yi gömdüğü yeri de belirtmiş notta.

Günlerce otel odasından çıkamadım. Kilolarca portakal yedim. Bir ara intihar bile geçti aklımdan hemen vazgeçtim. Adanın her iki yanındaki yetkilileri, BM’yi ayağa kaldırdım. Rum, Türk ekipler seferber oldular, pusulada yazılan yeri, bütün bahçeleri aradılar. Ağaçların kesilmiş olabileceğini düşünüp koca bir bölgeyi günlerce taradılar ama Nidai’nin kemiklerini bulamadılar.

*

Sevdiğim adamın ölüsünü de olsa bulamadım. Öldüğüne inansam adada iyice açılan yaram belki kapanırdı. Olmadı. Ben de yarama ilaç olsun diye yanımda getirdiğim portakallardan likör yapmaya karar verdim. Her yıl hasat zamanı denize yakın bahçelerden bir kadına, özel olarak toplatıyorum bu portakalları. Onu diğer likörlerden ayıran da bu özelliği… Geçtiğimiz yıl Avrupa gezisi sırasında Valencia’da öğrenmiştim. Tarif zor olsa da likörü likör yapan esas şey ne biliyor musunu? Denizi, tuzu bol bir rüzgar.” 

Sonra içeriden bir dosya getirdi Dudu Hanım… Bir süre aradıktan sonra dosyadan bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerinde Rumca yazılar vardı. Tapu koçanıymış. Kadın, Rum tarafında Nidai’nin öldürüldüğünü düşündüğü bölgeden bir portakal ağacının gölgesini satın almış. Gölge satın alınır mı? Almış. Öldüğünde oraya gömülmek istiyormuş. Vasiyetini yazmış. 

Sabaha yakın bir saatti. Eve döndüm. Bir şişe likörü kapıdan çıkarken zorla elime tutuşturmuştu. Vedalaşırken sadece yaz dedi. Sarhoştum. Annem çoktan uyumuştu. Odama geçip bilgisayarı açtım. Arama motorundan Kıbrıs Kayıp Şahısları Arama Komitesi’nin web sayfasına ulaştım. Sayfada adanın her iki tarafında bulunan kemiklerin hikayelerini okumaya çalıştım. Başım dönüyordu. Nidai’nin fotoğrafı gözümün önünden gitmiyordu. Likörü açıp şişeyi kafama diktim. Komite şu an adanın her iki tarafında yaklaşık 1214 kişinin kemiklerine ulaşmış bunun 912 tanesi kimliklendirmiş. Kemiklerin, toprağın kimliği… Savaşlara, savaşmak zorunda bırakılanlara, kayıplara katili meçhul çocuklara üzüldüm. Arjantin, Şili, Türkiye, Kıbrıs… Dudu hanım, Nidai’nin mezarını bulamasa da özgüvenimi gömüldüğü yerden çıkarmıştı.  Sabahın ilk ışıkları odaya dolarken boş bir sayfa açıp kitap için Portakal Likörü başlığını attım. Likör deniz kokuyordu… Babam likörü severdi. 

*

Annem uyumadığımı anladığından yataktan kalkmadan seslendi. “Akşam kapıcının çocukları ders çalışmaya geldi, seni bulamayınca gittiler, ayıp oldu söz vermişsin, istersen bu akşam çağır ben de kek yapayım, çalıştır biraz çocukları…” 

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin