(Bu röportaja eşlik eden illüstrasyon sizlerin desteğiyle Cansu Gürsu tarafından üretildi. Kreosus hesabımızdan özgün, tür ayrımı yapmadan hak temelli yaklaşıma sahip ve muzır yayıncılığımızı destekleyen okurlarımıza teşekkür ediyoruz. Destek olmak için burayı ziyaret edebilirsiniz. )
Marc Bekoff yalnızca bir bilim insanı değil doğanın kalbini dinleyen, hayvanların görünmeyen dünyasına tercüman olan bir düşünür.
Bilimi merhametle birlikte ele alan bir biyolog, etolog ve davranışsal ekolog olarak olan Bekoff, hayvanların yalnızca içgüdülerden ibaret olmadığını bize öğreten insanlardan biri.
Hayvanlar sevinen, yas tutan, oyun oynayan, empati kuran canlılar ve Bekoff türümüze ısrarla bunu anlatmaya devam ediyor. Bekoff’un bilimsel yöntemi merhameti yok saymaz; tam tersine derinleştirir ve dünyayı paylaşmanın inceliğine işaret eder.
Bekoff, bilişsel etoloji alanında yürüttüğü çalışmalarla, hayvan davranışlarının ardında işleyen zihinsel ve duygusal katmanları görünür kılan araştırmacılardan biridir. Onun metinlerinde hayvanlar, yalnızca tepki veren organizmalar olarak değil; dünyayla ilişki kuran, deneyim biriktiren, seçim yapan varlıklar…
Marc Bekoff’la hem Türkiye’de hayvanların yaşadıklarına hem de hayvanlara nasıl baktığımıza dair sorular yöneltik.
Hayvanların korunmasına dair …
Türkiye’de son dönemde köpeklerin sistematik biçimde sokaklardan toplanması, barınaklara kapatılması ve birçok durumda hukuka aykırı ötanazi uygulamalarıyla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatarak, Marc Bekoff’a önce Amerika Birleşik Devletleri’ndeki durumu sorduk: Neden orada sokak köpekleri yok, bu durum esas olarak yasal düzenlemelerin sonucu mu ve bu kurallar hayata geçirilirken toplumdan bir itiraz yükseldi mi? Bekoff, bazı yerlerde tasmasız köpeklere izin vermeyen düzenlemeler bulunduğunu, buna itiraz edenler olduğunu ancak bazı bölgelerde köpeklerin serbestçe koşabildiği pek çok alanın da varlığını koruduğunu söyledi. Ona göre bu durum büyük ölçüde yere göre değişiyordu.
Buradan Türkiye’de tutulan goril Zeytin’in durumuna geçtik. CITES’e göre Zeytin’in şimdiye kadar Afrika’daki bir primat rehabilitasyon merkezine gönderilmiş olması gerektiğini, fakat bunun gerçekleşmediğini hatırlattığımızda Bekoff, bu vakadan haberdar olduğunu ve bu konudaki eleştirilerimize “yüzde yüz” katıldığını ifade etti.
Hayvan hakları mücadelesi içinde sık sık karşılaştığımız temel çelişkilerden birini de ona yönelttik: CITES, EAZA ve IUCN gibi kurumlar türleri korumaktan söz ederken, bireyleri korumakta neden bu kadar sık başarısız oluyordu? Bireylerin pratikte terk edildiği bir yerde, tür koruma iddiası ne kadar anlamlı olabilirdi? Bekoff, şefkatli koruma yaklaşımını savunmasının nedenlerinden birinin tam da bu olduğunu, yani odağa bireyi yerleştirmesi olduğunu vurguladı.
Söyleşinin bir başka durağı, yaban hayatı koruma söylemi ile endüstriyel hayvancılık arasındaki çelişkiydi. Pek çok koruma programı yaban hayatını koruduğunu söylese de habitat yıkımı, ormansızlaşma, endüstriyel hayvancılık ve iklim krizinin yaşamları kitlesel ölçekte yok etmeye devam ettiğini; sözde çiftlik hayvanları üzerindeki tahakküm görmezden gelinerek yaban hayatının gerçekten korunup korunamayacağını sorduk. Bekoff’un yanıtı netti: Parçalı yaklaşımlar eksik kalıyor ve işe yaramıyordu.
Bilişsel etolojiye dair …
Buradan bilişsel etolojiye yöneldik ve hayvanları gözlemlemeye ömrünün büyük bölümünü adamış biri olarak, bu deneyimi onun için değerli kılan şeyi sorduk. Bekoff, bunun harika bir deneyim olduğunu, yaptığı işi sevdiğini ve türlere özgü davranışlar hakkında olabildiğince çok şey öğrenmemiz gerektiğini söyledi. Ama buna ek olarak, bireysel farklara ve kişiliklere de mutlaka odaklanılması gerektiğinin altını çizdi.

Türkiye’deki eğitim deneyimimizden hareketle, biyoloji ve zooloji eğitimi boyunca “hayvan duyguları” ifadesinin neredeyse hiç ciddiye alınmadığını, hatta “kişilik” kelimesinin bile yalnızca insanlara aitmiş gibi ele alındığını hatırlatarak, bilim insanlarının neden hâlâ bu kavramlara direnç gösterdiğini sorduk. Bu direncin arkasında insanmerkezcilik ve davranışçı geleneklerin olup olmadığını da ekledik. Bekoff’a göre bunun birçok nedeni vardı; insanmerkezcilik bunlardan biriydi. Ayrıca hayvanlarda duyguların kabul edilmesinin, onlara nasıl davranıldığını sınırlayacağına dair bir korku da etkiliydi.
Hayvan bilimleri öğrencilerinin hayvan etiği eğitimi almasının gerekliliğini de gündeme getirdik. Zoolojinin çoğu zaman etiği felsefeye bıraktığını, oysa zoologların hayvanların yaşamını doğrudan etkileyen kararlar aldığını söylediğimizde Bekoff bu konuda son derece açık konuştu: Bunun kesinlikle gerekli olduğunu, zooloji ile etik arasındaki mesafenin onarılması ve azaltılması gerektiğini belirtti.
Akademiden aktivizme …
Akademiden aktivizme uzanan yaşam çizgisini düşünerek, sık sık dile getirdiği “bilim etik sorumluluk taşır” fikrinin onun için ne zaman bir dönüm noktasına dönüştüğünü de sorduk. Hayvanlara dair bilimsel kavrayışının onu ne zaman aynı zamanda aktivizme yönelttiğini merak ettik. Bekoff, bunun çok erken yaşlarda gerçekleştiğini ve en başından itibaren invaziv çalışmalara karşı olduğunu söyledi.
Bir hayvan foto muhabiri olarak tanık olduğum, geleneğin adı altında meşrulaştırılan şiddet sahnelerini de paylaştık onunla: ayaklarına bıçak bağlanmış horozların dövüştürüldüğü arenalar, deve güreşi izlerken deve sucuğu yiyen kalabalıklar, hayvanların çektiği acının bilindiği ama buna rağmen bu pratiklerin sürdürülüp savunulduğu çelişkili manzaralar… Empati ile eylem arasındaki bu kopuşu nasıl yorumladığını sorduğumuzda Bekoff, bunun kolay bir cevabı olmadığını, pek çok insanın söylediği gibi yaşamadığını ifade etti.
Söyleşinin sonunda ise, hayvan davranışı ve bilişsel etoloji üzerine daha derin düşünmek isteyenler için ne okunabileceğini sorduk.
Bekoff, böyle bir alan için basit bir liste vermenin mümkün olmadığını söyledi. Ancak The Emotional Lives of Animals kitabındaki kaynakça ve notların oldukça güncel olduğunu, ayrıca Psychology Today sitesinde yer alan Animal Emotions başlıklı yazı dizisinde de çok sayıda yararlı metin bulunduğunu belirtti.









Bir Cevap Yazın