Türkiye’de son yıllarda artan gözaltılar, toplu davalar ve polis müdahaleleri, LGBTİ+’ların adil yargılanma hakkına erişimini ciddi biçimde zayıflatıyor. 8 Mart eylemlerinden Onur Yürüyüşlerine, 25 Kasım’dan gündelik protestolara uzanan pek çok örnek, LGBTİ+’lara yönelik polis uygulamaları ve yargılama pratiklerinin hem ayrımcılık yasağı hem de adil yargılanma hakkı bakımından uluslararası standartlarla çeliştiğine işaret ediyor.
Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) avukatı Batıkan Erkoç, adil yargılanma hakkının özünü şöyle özetliyor: “Ceza davalarında temel mesele, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede, kamuya açık şekilde yargılanmaktır. Sanıkların kendilerini savunabilmeleri için tüm koşullar sağlanmalı, hiç kimse kimliği nedeniyle farklı bir uygulamaya maruz bırakılmamalıdır.” Ancak alandan aktarılan tanıklıklar, bu sürecin LGBTİ+’lar açısından çoğu zaman böyle işlemediğini ortaya koyuyor.
LGBTİ+’lar adalet mekanizmasında yaşadıkları ayrımcılıkları Muzir.org’a anlattı.
“Piyango sana çıkmış demek ki”
Bu yıl Taksim Tünel Meydanı’ndaki 25 Kasım eylemi sonrası eylem komitesinin “dağılıyoruz” anonsunun hemen ardından gözaltına alınan Ege Güneyli, müdahalenin kimliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyor. “Gözaltına alınanların neredeyse hepsi lubunyaydı” diyen Güneyli, polislerin özellikle LGBTİ+’ları hedef aldığını vurguluyor.
Ablukadan çıkmaya çalıştığı sırada yakasında bir gökkuşağı rozeti, boynunda kırmızı–sarı–yeşil fular olduğunu belirten Güneyli, bu görünürlüğün polisleri “tetiklemiş olabileceğini” ifade ediyor. Kimlik kontrolü sırasında telefonunu vermeyi reddedince polisin kolunu acıtacak şekilde çekiştirdiğini, ardından ters kelepçe takılarak gözaltı aracına götürüldüklerini anlatıyor. “Ters kelepçe zaten başlı başına işkence; ama polis bunu ‘standart prosedür’ diye savundu” sözleriyle kötü muameleyi aktarıyor.
Yaklaşık 21.30 sularında başlayan gözaltı sürecinde 13 kişinin yarım saat kadar gözaltı aracında bekletildiğini söyleyen Güneyli, araçta neden alındığını soran bir arkadaşına bir polisin “Piyango sana çıkmış demek ki” dediğini aktarıyor. Grup daha sonra Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne, ardından 23.30’da Vatan Emniyet’e götürülüyor. Gönüllü avukatlarla birlikte alınan ifadelerin ardından grubun “ikmalen serbest” bırakıldığını belirten Güneyli, sürecin 01.00’de tamamlandığını ifade ediyor. “Devlet bizi korkutmayı yine başaramadı” diyerek yaşananların keyfi ve ayrımcı uygulamaların parçası olduğunu vurguluyor.
Ege, o gün “feminen bir ifade ile görünür olmanın” polis şiddetinin dozunu belirlediğini
düşündüğünü de söylüyor: “Doğrusunu istersen o gün ‘fem presente (feminen görünmek) ediyor olmanın işime geldiğini düşündüm. Bu bile başlı başına nasıl bir ayrımcı atmosferde olduğumuzu gösteriyor.”
“Böyle bir yargılamada savunmanın kendini güvende hissetmesi mümkün değil”
8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden sonra gözaltına alınan İris Mozalar, yaşadıklarını “hedef gösterilme” olarak tanımlıyor. Eylem sonrası evine dönmeye çalıştığı sırada 112 kişiyle birlikte gözaltına alınan Mozalar, herkes serbest bırakılırken kendisinin “mevcutlu” tutulduğunu, savcının ise ifadesini dahi almadan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ettiğini söylüyor. “20 bin feminist yürüdü, dava sadece bana açıldı. Üstelik iki ayrı dava. Bu, trans bir kadın olduğum için hedef seçildiğimi hissettirdi.”
Duruşma günü yaşananlar adil yargılanma hakkının kamuya açıklığı açısından dikkat çekici. Mozalar, duruşma salonunun bulunduğu koridorun barikatlarla kapatıldığını, adliyenin içinde ve dışında çevik kuvvetin beklediğini aktarıyor. Hakimin, salonda yer olmasına rağmen yalnızca iki izleyiciye izin verdiğini belirtiyor.
Not tutmak isteyen bir izleyicinin “ses kaydı yaptığı” iddiasıyla dışarı çıkarıldığını, ardından yalnızca kalem–kağıt çıkardığı için başka bir izleyicinin de duruşmadan atıldığını söyleyen Mozalar, “Hakim not almanın yasak olduğunu söyledi. Böyle bir yargılamada savunmanın kendini güvende hissetmesi mümkün değil” diyor. Hakimin duruşma sırasında elinde tespih tuttuğunu da belirterek, “Karşımda elinde tespih olan bir hakim vardı. İfademin böyle alınması hiç doğru değil. Tarafsızlık duygusu tamamen kayboldu” sözleriyle güvensizliğini dile getiriyor.
“Polis ifadem sırasında non-binary bayrağımla uğraştı”
Haziran ayında Ankara Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan Doğa, ifade sırasında cinsiyet kimliğinin doğrudan hedef alındığını belirtiyor. “Taşıdığım non-binary bayrağına dair sürekli sorular sordular. Açıklamak zorunda olmadığımı söyledim ama baskı sürdü” diyor. Gözaltı merkezindeki atmosferi ise şöyle özetliyor: “Psikolojik şiddet vardı, bağıran polisler vardı. Kimliğim ve bayrağım yüzünden açıklama yapmaya zorlandım.”
“Sorun bireysel değil; sistematik bir uygulama var”
Hak temelli bir kurumda avukatlık yapan ve ismini vermek istemeyen bir hukukçu ise tüm bu örneklerin arkasında yapısal bir sorun olduğunu belirtiyor: “Adliyelerde LGBTİ+ kimliğine ilişkin doğrudan ayrımcılık tespit etmek her zaman kolay değil ama kolluk aşamasından duruşma salonuna kadar uzanan örüntü, sistematik bir önyargının varlığını gösteriyor.”
Hukukçu, özellikle toplu dosyalarda kamuya açık yargılamanın engellenmesinin LGBTİ+ yargılamalarında sık görüldüğünü vurgulayarak, “8 Ağustos’taki Onur Yürüyüşü davasında avukatların bile salona alınmadığı bir yargılamaya tanık olduk. Basın mensupları içeri sokulmadı. Bu, kamuya açık yargılama hakkının ihlalidir” diyor.
Sorunun kaynağına ilişkin ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Yargı ve kolluk mensuplarının LGBTİ+’lara dair önyargıları ve eğitimsizliği bu ihlalleri besliyor. Kimlik nedeniyle farklı uygulamaların önüne ancak kapsamlı bir eğitim politikasıyla geçilebilir.”
Raporlar ne diyor?
MLSA, uzun süredir adil yargılanma hakkı ihlallerini izlese de LGBTİ+’ların maruz kaldığı ayrımcılığı yargılama süreçlerinde somut biçimde tespit etmenin güç olduğunu belirtiyor. Bu nedenle LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığı sistematik biçimde belgeleyen çalışma sayısı oldukça sınırlı.
Türkiye’de LGBTİ+’ların adalete erişimi ve adil yargılanma hakkını doğrudan konu alan kapsamlı çalışmalar arasında yalnızca Kaos GL’nin 2013 yılında yayımladığı, Damla Umut Uzun ve Kerem Dikmen imzalı rapor yer alıyor.
Kaos GL ve 17 Mayıs Derneği tarafından yayımlanan, “LGBTİ+’larınAdalete Erişimi” raporu, LGBTİ+’ların adalet mekanizmasına erişiminin her aşamada sistematik engellerle karşılaştığını ortaya koyuyor.
Raporda LGBTİ+’ların şikâyetçi olduklarında ifadelerinin ciddiye alınmaması, delil toplamadaki isteksizlik, caydırıcı kolluk tutumu ve yargıdaki önyargılar nedeniyle adalete erişemediği belirtiliyor.
Mahkemelerde kamuya açıklığın engellenmesi, önyargılı hâkim davranışları ve yargılamanın makul sürede tamamlanmaması, sürecin yapısal bir soruna dönüştüğünü gösteriyor.
En dikkat çekici bulgu ise, LGBTİ+’lar mağdur olduklarında adalet mekanizması neredeyse tamamen tıkanırken, sanık olduklarında sürecin hızla işletilmesi. Rapora göre bu tablo, LGBTİ+’ların adalet sistemi içinde ikinci kez ayrımcılığa maruz bırakıldığını gösteriyor.





Bir Cevap Yazın