20 Ocak 2026 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel hakkında açtığı kamu davası, Türkiye’de LGBTİQ+ hakları alanındaki sistematik baskının yeni bir evresini temsil etmektedir. İddianame, derneğin interseks bireylerin yaşam deneyimlerini aktaran “#BenimİnterseksHikayem” kitabı ile “Çocuklar, Karacalar, Çiçekler, Ateşler” sergi kataloğunun “genel ahlaka aykırı” olduğu gerekçesine dayanmaktadır. Davanın ilk duruşmasının 12 Mayıs 2026’da Ankara 74. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek olması, Dernekler Kanunu’nun 32(p) maddesi uyarınca bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası talebiyle birlikte değerlendirildiğinde, hukukun LGBTİQ+ varoluşları hedef alan bir araç olarak işlev gördüğü sorusunu gündeme getirmektedir. Peki “genel ahlak” kimin ahlakıdır? Kimin yaşamı, kimin hikâyesi, hangi ölçütlere göre “ahlaka aykırı” ilan edilmektedir? Ahlak adı altında sansürlenen şey görünür kılınan varoluşsal bir hakikat değil midir?

Özellikle dikkat çekici olan, soruşturma sürecinde savcılık tarafından atanan üç kişilik uzman bilirkişi heyetinin 9 Temmuz 2025 tarihli raporunda, 17 Mayıs Derneği’nin faaliyetlerinin tüzük amaçlarıyla tamamen örtüştüğü ve herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı yönündeki tespitin, iddianame hazırlanırken görmezden gelinmiş olmasıdır. Bu durum, hukuki süreçlerin nesnel kriterlerden ziyade siyasi iktidarın ideolojik tercihlerine göre şekillendiğine dair derin kaygıları güçlendirmektedir.

Yapısal damgalama ve minority stress: Psikolojik şiddetin altyapısı

Meyer’in (2003) azınlık stresi teorisi,  LGBTİQ+ların karşılaştığı sistematik damgalamanın psikolojik sağlık üzerindeki etkilerini açıklamada kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Teoriye göre, damgalamaya, önyargıya dayalı olaylar ve ayrımcılık gibi uzaksak (distal) stresörler ile içselleştirilmiş homofobi/transfobi ve kimlik gizleme gibi yakınsak (proximal) stresörler, öznelerde kronik stres yaratmakta ve bu durum depresyon, anksiyete bozuklukları ve intihar düşünceleri gibi olumsuz sağlık sonuçlarına yol açmaktadır. Meyer’in meta-analizi, lezbiyen, gey ve biseksüel öznelerde heteroseksüellere kıyasla yaşam boyu duygu durum bozuklukları, anksiyete ve madde kullanım bozukluklarına yakalanma olasılıklarının 2.5 kat daha yüksek olduğunu göstermektedir.

Türkiye bağlamında LGBTİQ+ öznelerin maruz kaldığı yapısal damgalama, yalnızca bireysel düzeydeki önyargıları değil, aynı zamanda yasal düzenlemelerin, kolluk güçlerinin ve yargının bu kimlikleri hedef alan pratiklerini de kapsamaktadır. 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi ve iktidar rejimi siyasilerinin “Bu millette ailenin temelleri sağlamdır. LGBT bu ülkede çıkmayacaktır” şeklindeki açıklamaları, “kutsal aile” retoriği üzerinden LGBTIQ+ varoluşların yabancılaştırılması ve kriminalize edilmesi sürecinin bir parçasıdır. Bir insanın varoluşunu saklamak zorunda bırakılması, hangi hukuk düzeninde “normal” kabul edilebilir? Aynı zamanda, bu tür söylemler, toplumsal düzeyde nefret iklimini beslemekte ve öznelerin “güvenlik” algısını, Diamond ve Alley’nin (2022) vurguladığı şekilde sosyal bağlantı, kapsanma, koruma ve kabul duygusunu, zorlamaktadır.

Reddedilme-kimliklenme modeli ve yüksek damgalama ortamlarında kimlik süreçleri

Branscombe ve meslektaşlarının (1999) reddedilme-kimliklenme modeli (Rejection-Identification Model, RIM), algılanan ayrımcılığın grup içi kimliklenmeyi artırabileceğini ve bunun da psikolojik iyilik hali üzerinde koruyucu bir etki yaratabileceğini öne sürmektedir. Ancak bu modelin varsayımları, kültürel ve yapısal bağlamın özelliklerine göre değişiklik gösterebilmektedir. Sayılan ve Utku’nun (2024) Türkiye’deki geylerle gerçekleştirdikleri araştırma, bu bağlamın kritik önemini ortaya koymaktadır.

Sayılan ve Utku (2024), 496 Türkiyedeki geylerle yaptıkları çalışmada, algılanan kişisel ayrımcılık ile psikolojik iyilik hali arasındaki ilişkide kimlik belirginliğinin  aracı rolünü test etmişlerdir. Araştırmanın bulguları, reddedime-kimliklenme modelinin varsayımlarına aykırı olarak, kimlik belirginliğinin algılanan ayrımcılığın olumsuz etkilerini hafifletmediğini, aksine artırdığını göstermiştir. Özellikle, algılanan kişisel ayrımcılık, psikolojik iyilik hali üzerindeki doğrudan olumsuz etkisinin yanı sıra, kimlik belirginliği aracılığıyla dolaylı bir olumsuz etki de yaratmaktadır. Benzer şekilde, kimlik belirginliği olumsuz duygulanım düzeylerinin de yükselmesiyle ilişkilidir.

Bu bulgular, yüksek yapısal damgalama bağlamlarında—Türkiye’de olduğu gibi—kimliğin koruyucu işlevinin sınırlı kaldığını veya tam tersine işlev görebileceğini düşündürmektedir. Sayılan ve Utku’nun (2024) belirttiği gibi, “yaygın olumsuz toplumsal tutumlar ve koruyucu yasal politikaların eksikliği yani yapısal damgalama nedeniyle (Hatzenbuehler, 2016; Hatzenbuehler & Link, 2014) bu kimliklenme durumu LGBTİQ+ öznelere, tehditleri ve tehdit algılarını, siyasal iktidarın beslemiş olduğu nefret politikalarını anımsatarak iyilik hallerini bozabilir”.

Bu durum, Defne Güzel ve 17 Mayıs Derneği gibi hak savunucularının maruz kaldığı yargı baskısının, yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de LGBTİQ+ kimliklerinin görünürlüğünü ve belirginliğini artırarak, bireyler üzerinde ek psikolojik yük yaratabileceğini düşündürmektedir. Kimlik belirginliği, Meyer’in (2003) azınlık stresi teorisi bağlamında, öznelerin dezavantajlı statülerini sürekli farkında olmaları ve potansiyel ayrımcılığa karşı tetikte olmaları ile ilişkilendirilmektedir.

Fiziksel şiddet, nefret cinayetleri ve intihar: Sistematik bir süreç

Türkiye’de trans öznelerin karşılaştığı şiddetin boyutları, nefret cinayetleri ve intihar vakaları üzerinden anlaşılabilir. 5 Ocak 2015’te 23 yaşındaki trans kadın Eylül Cansın’ın Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intiharı, öncesinde çektiği video kaydında “Yapamadım, izin vermediler” ifadeleriyle toplumsal dışlanmanın ve şiddetin yaşam hakkını nasıl tahrip ettiğini göstermektedir. Benzer şekilde, 2014 yılında İzmir’de 17 yaşındaki trans erkek Okyanus Efe Özyavuz’un ailesinden gördüğü baskılar ve babasının “as kendini kurtulalım” sözleri sonucu intihar etmesi, LGBTİQ+ların maruz kaldığı aile içi şiddet ve reddedilme deneyimlerinin ölümcül sonuçlarını net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Ağustos 2016’da İstanbul’da yakılarak katledilen trans kadın ve insan hakları savunucusu Hande Kader’in durumu ise, fiziksel şiddetin en uç noktasını temsil etmektedir. Hande Kader, seks işçisi olarak çalışmak zorunda bırakıldığı için maruz kaldığı şiddet riskini artıran ekonomik dışlanmanın ve bugün o dava gerekçeleri olarak utanmadan ortaya konulan “genel ahlak” kavramının kimleri koruduğunun, hangi düzeni koruduğunun ifşasının bir sembolü haline gelmiştir. Katledilen her bir öznenin ve “intihar” olarak kaydedilen ölümlerin aslında toplumsal birer cinayet olduğunu yani “faili meçhul” değil, “faili toplum” ve “faili devlet” olan ölümler olduğunu göstermektedir.

Meyer’in (2003) vurguladığı gibi, azınlık stresi kronik ve toplumsal kökenlidir; bireysel olayların ötesinde, sosyal süreçler, kurumlar ve yapılar aracılığıyla üretilir. Trans kadınlara sokakta pompalı tüfekle saldırılması, evlerine satırla saldırılması yalnızca bireysel patolojilerin sonucu değil, aynı zamanda devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi, şiddeti önlemek için etkin mekanizmalar kurmamasının aksine şiddet ortamını alevlendirecek sürecin bir ürünüdür.

Sağlık hakkı ihlalleri: Hormon erişiminin sistematik engellenmesi

Sağlık hakkına erişim, LGBTİQ+ özneler için yalnızca bir hizmet kullanımı meselesi değil, aynı zamanda bedensel ve ruhsal bütünlüğün korunmasıyla ilgilidir. Türkiye’de trans öznelerin hormon tedavisine erişimi, 20 Kasım 2024’ten itibaren sistematik olarak kısıtlanmaktadır. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) e-reçete zorunluluğu ve kota uygulaması getirmesi, ardından Sağlık Bakanlığı’nın 30 Ocak 2025’te “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu” kurması ve Haziran 2025’te 81 il valiliğine gönderdiği yazıyla 21 yaş altı için hormon ilaçlarına fiili yasak getirmesi, bu sürecin aşamalarını oluşturmaktadır.

Medeni Kanuna göre cinsiyet uyum sürecine başlama yaşının 18 olmasına rağmen, idari bir yazıyla 18-21 yaş arası trans öznelerin hormon erişiminin engellenmesi, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır. Ayrıca, sağlık hizmetine erişim engelleniyorsa, bu bizzat yaşam hakkına müdahale değil midir? Kaldı ki, bu kısıtlamaların sonucunda, hormon kullanmakta olan trans öznelerin ilaçlara bir günde erişemez hale gelmesi ve “Zeynep” isimli genç bir trans kadının hormon erişiminin kesilmesi intihara sürüklenmesi, sağlık hakkı ihlallerinin yaşam hakkı ihlallerine dönüşebileceğinin bizzat tezahürüdür.

Hormon erişim hakkının gasp edilmesi trans öznelerde ciddi sağlık riskleri ve ruhsal krizler yarattığı bilinmektedir. Bu durum, bedenler ve yaşamlar üzerinde kurulan politik bir denetim olarak değerlendirilebilir; “hormon haktır” çağrısı, bu hakkın keyfi olarak gasp edilmesine karşı direnişin bir ifadesidir.

Barınma ve çalışma haklarının elden alınması

LGBTİQ+ öznelerin barınma hakkı, sistematik olarak ihlal edilmektedir. 2024 yılında İstanbul Beyoğlu’nda valilik kararıyla trans kadınların “pencereden sarktıkları” gerekçesiyle evlerinden zorla çıkarılması ve apartmanların mühürlenmesi, barınma hakkının keyfi olarak askıya alınmasının somut örnekleridir. Bu uygulamalar, 6284 sayılı Aile Koruma Kanunu’nun trans öznelere uygulanmaması veya yetersiz uygulanmasıyla birleştiğinde, şiddete maruz kalan trans öznelerin koruma tedbirlerinden yararlanamaması sonucunu doğurmaktadır.

Çalışma hayatında karşılaşılan ayrımcılık, trans kadınları genellikine seks işçiliği gibi şiddete açık istihdam alanlarına itmektedir. Hande Kader’in deneyimi, bu ekonomik zorunluluğun nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. İstihdam alanındaki dışlanma, sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikososyal bir güvenlik açığı yaratmakta ve damgalama stresörleri sonucu yaşanan semptomları artırmaktadır.

Medya, nefret söylemi ve “Gökkuşağı Faşizmi”

TRT’nin dijital platformu tabii üzerinden 18 Ocak 2026’da yayınlanmaya başlayan “Gökkuşağı Faşizmi” adlı belgesel, kamu kaynaklarıyla üretilen ve LGBTİQ+ özneleri “tehdit”, “karanlık” ve “sapkınlık” olarak damgalayan bir nefret propagandası örneği olarak değerlendirilmektedir. İnsan Hakları Derneği’nin belirttiği gibi, bu içerik “bir topluluğu kriminalize eden, ‘düşman’ ilan eden ve şiddeti meşrulaştıran bir zemin” kurmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Vejdeland ve Diğerleri/İsveç kararında belirttiği gibi, eşcinsellere yönelik aşağılayıcı ifadelerin cezalandırılması, demokratik toplumda gerekli görülebilir . Kamu yayıncılığı çerçevesinde üretilen bu tür içerikler, nefret suçunun alenen işlenmesi anlamına gelmekte ve toplumsal barışı zehirlemektedir.

Eylem ve basın açıklamalarında gökkuşağı ve trans bayraklarına yönelik saldırılar, polis müdahaleleri ve gözaltılarda işkence iddiaları, devletin LGBTİQ+ varoluşları kamusal alandan silme çabasının parçası olarak değerlendirilebilir. 2015 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde Hande Kader’in plastik mermiler ve TOMA müdahalesine maruz kalması, bu şiddetin devlet eliyle uygulandığının göstergesidir.

Sonuç 

Defne Güzel hakkında açılan dava, yalnızca bir bireyin yargılanması değil; interseks haklarının görünürlüğüne, akademik ve sanatsal ifade özgürlüğüne ve LGBTİQ+ hak savunuculuğuna yönelik sistematik bir saldırının tezahürüdür. Bilirkişi raporunun görmezden gelinmesi, üçüncü şahısların sosyal medya paylaşımlarının “suç” olarak dosyaya dahil edilmesi ve ceza hukukunun “suçun şahsiliği” ilkesinin ihlal edilmesi, hukukun ideolojik bir araç olarak kullanıldığına dair ciddi sorunları beraberinde getirmektedir.

Sayılan ve Utku’nun (2024) araştırması, bu sürecin bireyler üzerindeki psikolojik etkilerini anlamak için kritik bir perspektif sunmaktadır. Yüksek yapısal damgalama ortamlarında, kimlik belirginliği ve grup içi kimliklenme, beklenenin aksine koruyucu değil, risk faktörü olarak işlev görebilmektedir. Bu durum, hak savunuculuğu yapan öznelerin maruz kaldığı yargı baskısının, yalnızca hukuki sonuçları değil, aynı zamanda derin psikolojik maliyetleri olduğunu göstermektedir. Algılanan ayrımcılığın, kimlik belirginliği aracılığıyla olumsuz duygulanımı artırdığı ve psikolojik iyilik halini bozduğu göz önüne alındığında, devlet eliyle uygulanan bu baskının, LGBTİQ+ öznelerin ruh sağlığı üzerinde sistematik ve kronik bir yük yarattığı söylenebilir.

Meyer’in (2003) vurguladığı gibi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığın kaynağı toplumsal yapılarda ve kurumlarda yatmaktadır; bireysel başa çıkma stratejilerinin ötesinde, önyargı ve ayrımcılığı üreten yapısal koşulların değiştirilmesi gerekmektedir. Türkiye’de LGBTİQ+ öznelerin karşılaştığı yargı ve kolluk şiddeti, sağlık hakkı ihlalleri, barınma ve çalışma haklarının ellerinden alınması, intihara sürüklenme ve fiziksel şiddet, “kutsal aile” retoriği altında kriminalizasyon ve nefret söylemiyle beslenen bir yapısal damgalama sürecinin sonuçlarıdır.

Bu bağlamda, 12 Mayıs 2026’da görülecek duruşma, yalnızca bir hukuk davası değil;  demokratik toplum, insan hakları ve ifade özgürlüğü ilkelerinin sınanacağı bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Birleşik mücadele ile birbirimizin sesine ses, sözüne söz olma ve dayanışmanın yaşatacağı ümidiyle, “nefrete inat yaşasın hayat” şiarıyla,   bu dava karşısında söylenecek her söz, yalnızca bir savunma değil; yaşamı, eşitliği ve onuru birlikte kurma iradesinin bir ifadesidir, aynı zamanda dayanışmanın çoğaldığı, seslerin bastırılamadığı ve hakikatlerin görünür kılındığı bir mücadele hattında, korkunun değil umudun örgütlendiği bir geleceğin tahayyülüdür.

Kaynakça

Alessi, E. J. (2013). A framework for incorporating minority stress theory into clinical practice with lesbian, gay, and bisexual clients. Journal of Gay & Lesbian Social Services, 25(1), 55-73. https://doi.org/10.1080/10538720.2012.751838 

Bianet. (2026, February 5). 17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel’e 3 yıla kadar hapis istemiyle dava. https://bianet.org/haber/17-mayis-dernegi-baskani-defne-guzele-3-yila-kadar-hapis-istemiyle-dava-316384 

Diamond, L. M., & Alley, J. (2022). A theoretical reexamination of social safety: Sexual-minority health and the need for non-stigmatizing environments. Archives of Sexual Behavior, 51(4), 1833-1845. https://doi.org/10.1007/s10508-022-02299-2 

Hatzenbuehler, M. L. (2009). How does sexual minority stigma “get under the skin”? A psychological mediation framework. Psychological Bulletin, 135(5), 707-730. https://doi.org/10.1037/a0016441 

İnsan Hakları Derneği. (2026, January 16). “Gökkuşağı Faşizmi” belgeseli yayınlanmamalıdır. https://www.ihd.org.tr/kamu-eliyle-nefret-uretilemez-gokkusagi-fasizmi-belgeseli-yayinlanmamalidir/ 

Kaos GL. (2016, August 12). Trans kadın hayatına son verdi: Yapamadım, izin vermediler. https://kaosgl.org/haber/trans-kadin-hayatina-son-verdi-yapamadim-izin-vermediler 

Meyer, I. H. (2003). Prejudice, social stress, and mental health in lesbian, gay, and bisexual populations: Conceptual issues and research evidence. Psychological Bulletin, 129(5), 674-697. https://doi.org/10.1037/0033-2909.129.5.674 

Sayılan, G., & Utku, C. F. (2024). A test of the rejection identification model among gay men in Turkey. Psychology & Sexuality, 15(4), 469-487. https://doi.org/10.1080/19419899.2023.2295945 

Sessiz Kalma Platformu. (2026, February 5). 17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel’e hapis istemiyle dava açıldı. https://www.sessizkalma.org/tr/haberler/17-mayis-dernegi-baskani-defne-guzel-e-hapis-istemiyle-dava-acildi 

T24. (2026, February 5). 17 Mayıs Derneği Başkanı Defne Güzel’e dava: İnterseklerin varlığı ve ifade özgürlüğü yargılanıyor. https://t24.com.tr/gundem/17-mayis-dernegi-baskani-defne-guzel-e-dava-intersekslerin-varligi-ve-ifade-ozgurlugu-yargilaniyor,1296887 

ÜniKuir. (2026, February 5). Korku iklimi büyütülüyor: Defne Güzel’e dernek çalışmaları nedeniyle hapis istemi. https://www.unikuir.org/haberler/korku-iklimi-buyutuluyor-defne-guzel-e-dernek-calismalari-nedeniyle-hapis-istemi-05-02-2026 

Vikipedia. (2025). Eylül Cansın’ın intiharı. https://tr.wikipedia.org/wiki/Eyl%C3%BCl_Cans%C4%B1n%27%C4%B1n_intihar%C4%B1 

Vikipedia. (2016). Hande Kader cinayeti. https://tr.wikipedia.org/wiki/Hande_Kader_cinayeti 

Williams Institute, UCLA School of Law. (2021). Public opinion of transgender rights in Turkey. https://williamsinstitute.law.ucla.edu/publications/opinion-trans-rights-turkey/ 

Yüksekova, S. (2024, July 9). LGBTİ+’ların barınma hakları: Neler yapılıyor ve neler yapılmalı? Bianet. https://bianet.org/haber/lgbti-larin-barinma-haklari-neler-yapiliyor-ve-neler-yapilmali-297305 

Zengin, A. (2023). Political homophobia as a tool of creating crisis narratives and ontological insecurities in illiberal populist contexts: Lessons from the 2023 elections in Turkey. New Perspectives on Turkey, 70, 107-130. https://doi.org/10.1017/npt.2023.18

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin