Bazı sesler sadece notalara basmaz, toplumsal ezberleri de yerinden oynatır. Nuri Harun Ateş, nam-ı diğer “Kafası Karışık Kontrtenor”, Türkiye’nin müzik sahnesinde benzerine az rastlanır bir cesaretin ve estetiğin temsilcisi. Barok aryalardan klasikleşmiş tınılara, en derin hüzünlerden en coşkulu anlara kadar uzanan o devasa skalada, o sadece şarkı söylemiyor; aslında bize “kendin olmanın” o paha biçilemez hafifliğini anlatıyor.
İstiklal Caddesi’nde tek başına yürüdüğü o kliple hafızalara kazınan, “suyuna gitmek yerine suyu bulandırmayı” seçen, her daim şeffaf bir sanatçı o. Kalıplara sığmayan, bedel ödemekten çekinmeyen ve “eyvallahsız” duruşuyla kendi yolunu çizen bir sanatçının; aşka, yalnızlığa ve sarsılmaz hakikatine dair verdiği o ilham dolu mücadeleye tanıklık edeceksiniz.
Müziğe ilk temas: İmar Bankası reklamları ve Ajda Pekkan
Müziğe ilk temas ettiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Çok küçük yaşta konuşmaya başlamışım; hatta 1,5 yaşında şiir okuyan bir çocukmuşum. Aynı zamanda “manasızca” gürültü yapmaya da epey erken başlamışım. Annemin anlattığına göre, o dönem İmar Bankası’nın reklam müzikleri çaldığında adeta kilitlenirmişim. Tam olarak nasıl bir melodiydi hatırlamıyorum, bugün arasak da bulamayız belki ama bende bir şeyleri uyandırdığı kesin.
Bir de tabii Ajda Pekkan var… Onun şarkılarına karşı hep ayrı bir ilgim varmış. Çocukken deli gibi dans ettiğim, tabiri caizse göbek attığım o meşhur parça ise Esin Engin versiyonuyla Azize’ydi. Müziğe dair ilk hatıralarımı düşündüğümde, bugün hâlâ zihnime o sahneler ve o hisler geliyor.
Pride haftasında İstiklal Caddesi’nde tek başınıza yürüdüğünüz o an, sadece bir yürüyüş değil; kamusal alanda “buradayız” demenin en yalın ve cesur hallerinden biriydi. Bu görünürlük size duygusal yükü getiriyor mu?
Aslında bu durum beni ne kırılganlaştırıyor ne de başka bir şeye dönüştürüyor. Bana olması gereken buymuş gibi geliyor. Kimliğim için neden birilerinden özür dileyeyim ya da beni anlamadıkları için neden onlara “anlayış” göstereyim?
Üstelik yalnız da değilim. Bu sistemin içinde kadınlar da erkekler de belirli kalıplara sıkıştırılmış durumda; politikacılar da sanatçılar da… Herkes nasıl davranması gerektiğini öğreniyor ve o kalıpların dışına çıkmayı çoğu zaman hayal bile etmiyor. Ben bu farkındalığa biraz “öfkeli bir çocuk” olarak ulaştım. “Siz kim oluyorsunuz da benim kimliğimi, yönelimimi, saçımı, kilomu tarif ediyorsunuz?” dediğim bir yerden geldim. O noktadan sonra geri adım atmak hiç aklıma gelmedi, çünkü bana gerçekten mantıksız geliyor. Sonuçta ben de bu hayattayım.

Bu duruşun bir bedeli oldu mu?
Ben buna cesaret demiyorum, daha çok bir mantık meselesi diyorum. Kimsenin suyuna gitmek bana hiçbir zaman doğru gelmedi. Yapamadım da zaten. Hatta tam tersine; birinin suyuna gittiğimi hissettiğim anda o suyu dalgalandırır, bulandırırım.
Belki doğru ifade ediyorum belki etmiyorum ama bu tavrın bana kaybettirdiği şeyler mutlaka olmuştur. Çünkü “suyuna gitmek” dediğimiz şey, biraz kabın şeklini almak gibi; seni daha kolay ilerleten bir yol. “Eyvallahsız” olmak ise hayatı net bir şekilde zorlaştırıyor. Ama ben bunu bir başkaldırı gösterisi ya da “Ben buyum, siz kim oluyorsunuz?” cüretiyle yapmıyorum. Sadece herkesin böyle olması gerektiğine inandığım için yapıyorum. Kaybettiklerimi de bir kayıp olarak görmüyorum. Hayatta mutsuz olduğum çok an var, belki bununla ilgilidir belki başka şeylerle… Ama zaten hayat, ne yaparsanız yapın, sizi bir şekilde mutsuz etmeyi başarıyor.
Sahne sizin için bir zırh mı, bir oyun alanı mı yoksa kendinizi daha çıplak ifade ettiğiniz bir yer mi?
Sahne benim için bir persona değil; tam tersine, en çıplak ve en kendim olduğum yer. Günlük hayatta bile belli maskelerimiz olabiliyor. Sokağa çıkarken ne giyeceğimizi düşünürken bile aslında bir seçim yapıyoruz. Ama sahne öyle değil. Sahne, insanın hayal ettiği her şeyi gerçeğe dönüştürebildiği bir alan. O yüzden benim için en gerçek yer orası.
Peki, günlük hayattaki Harun ile sahnedeki Harun birbirini nasıl besliyor?
Günlük hayatta genelde daha içe dönük, hatta çoğu zaman eve kapalı biriyim. Bu yüzden sahne benim için bir nefes alma alanı; odamdan çıkıp insanların karşısına geçmek, kalabalığa karışmak gibi… Sahne, benim dünyaya açılan kapım, hatta bir manzara ve nefes alabildiğim bir pencere.
İstiklal’de tek başına: “Ay” klibi
Türkiye’de kalıpların dışında bir sanatçı olmayı nasıl tanımlarsınız? Özellikle Ay şarkısının klibi hâlâ izleyenlere büyük bir cesaret veriyor…
O klibi İrfan Yıldırım çekti. Pandemi dönemiydi, kimse evinden çıkamıyordu ve her şey çok kısıtlıydı. İmece usulü yaptık; herkes evinden bir şey kattı. Üzerimdeki kıyafeti arkadaşım Mehmet Kimyon dikti. Queer ikonlar, Jilet Sabahat, Mother Öktiş, Onur… Hepsi o ruhun birer parçasıydı.
O dönem İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yapmak mümkün değildi, zaten uzun zamandır yapılamıyordu. “Tek başına yürümek” fikri oradan çıktı. O zaman gökkuşağı renkleri bugünkü kadar kriminalize edilmemişti, henüz bilmiyorlardı.
İnsan şunu düşünmeden edemiyor: Benim kime ne zararım var? Gerçekten zarar veren bambaşka şeyler varken bu kadar ilkel bir meseleyle uğraşmak çok yorucu.
Toplumsal yargılarla yüzleştiğinizde ne hissediyorsunuz?
Toplumsal yargıyla zaten aynı evde yaşıyorum; anam babam yeter… Sürekli bir şeyler söyleniyor: “Bunu giymesen daha çok iş alırsın”, “Şunu söylemesen daha çok konser verirsin”, “Ne kadar yakışıklı adamsın, ne işin var etekle?” Bunlar çok tanıdık ve sıradan ama bir o kadar da saçma.
Görünür olmak mı daha zor, anlaşılmak mı?
Ben hayatım boyunca hep anlatarak büyüdüm. Annemi, kardeşimi, sevgilimi, arkadaşlarımı anlattım… Bu yüzden anlatmak beni yormuyor. İster merak etsinler, ister hakaret; ben yine anlatırım. Şuna inanıyorum: İnsanlar birbirini anlarsa birbirine zarar vermez. Kavga ederek kimse kimseyi anlayamaz. Anlatmak benim için bir sorumluluk. Benim de sığ kaldığım yerler var elbette ama zamanla şunu fark ediyorum: Herkesin bir sebebi, bir matematiği var. Aslında düşman dediğin de sensin, dost dediğin de.Hayatın tamamı tamamen senden ibaret.

Sizi en çok hangi duygu üretmeye itiyor?
Galiba en çok “yara kaşımak.” Sıradanlaşmış, doğru olmadığını düşündüğüm şeyleri tokatlamak… İnsanların yücelttiği değerleri eşelemek ve o yerleşmiş algıyı bozmak beni motive ediyor. Şarkılarımda en çok “ezber bozmaktan” besleniyorum.
Bir de gerçek aşk şarkıları var; onlar da bence birer başkaldırı ve manifesto. Sezen Aksu’nun “Aşk İçin Ölmeli”si ya da “El Gibi”si mesela… O kendinden vazgeçme hali o kadar büyük ki, garip bir şekilde devrimsel bir duygu bu. İnsanlar birbirini neden yok eder? Çünkü karşısındakini kendinden tamamen farklı bir şey sanır. Oysa bugün senin başına gelen, yarın onun başına gelecek.
Yalnızlıkla ilişkiniz nasıl?
Çok iyi, hatta büyüdükçe ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım. Çocukken yalnız kalmaktan çok korkardım; hani “annem babam ölürse ne yaparım” endişesiyle uyanık kalırsınız ya… Yıllarca “Yalnız kalacaksam Allah’ım beni şimdi al” diye dua ettim. Sonra bu duygu tersine döndü: “Yalnız kalmayacaksam al.”
Çünkü yalnızlık aslında bildiğimiz anlamda bir yalnızlık değil. Kaybettiğim insanlar bile hâlâ benimle; anneannem, babaannem… Hâlâ rüyalarımda onlarla konuşuyor, hatta kavga bile ediyorum. Sevdiğin insanlar gitmiyor, hafızanda seninle yaşamaya devam ediyorlar. Bir kitabı okurken ya da bir filmi izlerken aslında onlarca karakterle birliktesiniz. Tam anlamıyla yalnız olmak mümkün değil.
Mücadelesinden vazgeçmemiş bugünkü Harun, geçmişteki kendisine ne söylerdi?
“Ne çektin be…”





Bir Cevap Yazın