Engelli olduğum için, varlığımın kabul görmesi çoğu zaman “başarı” şartına bağlandı. Sanki insan olmam yetmiyordu. Sanki sevilmem, ciddiye alınmam, fark edilmem için sürekli bir şeyleri kanıtlamam gerekiyordu. Okulda, işte, sosyal hayatta… Hatta bazen en yakın ilişkilerimde bile. Başarılı olursam görünür olabileceğim, ancak o zaman “istisna” sayılabileceğim öğretildi bana. Oysa ben, yalnızca olduğum için sevilmeyi ve kabul görmeyi bekledim.
Toplum, engellileri sessizce ama acımasızca sınıflandırıyor:
“Başarılı engelliler” ve “başarısız engelliler.”
Bu sınıflandırma; yapısal eşitsizlikleri, erişimsizliği, yoksulluğu, bedenle yaşanan kronik acıyı ve ruhsal yükü görünmez kılıyor. Mücadelemizin ne kadar zorlu olduğunu değil, yalnızca sonucu görmek istiyor. Oysa çoğumuz için mesele hiçbir zaman sadece “başarmak” olmadı. Mesele, hayatta kalmak, ayakta durmak, kendimizi inkâr etmeden var olabilmekti.
Engellilik; yalnızca fiziksel bir durum değildir. Aynı zamanda sürekli bir toplumsal sınavdır. Kendi bedenimizin sınırlarıyla yaşarken, bir de önyargılarla savaşmak zorunda bırakılırız. Günlük hayatın sıradan akışında bile sürekli açıklama yapmamız, kendimizi savunmamız, güçlü görünmemiz beklenir. Güçsüzlüğe, kırılganlığa, yorulmaya alan tanınmaz. Çünkü engellilerin “zaten zor bir hayatı” olduğu düşünülür ve bu hayatın duygusal yükü de sessizce taşımamız beklenir.
Ben bir engelli kadın olarak, bedenimle ilişkimde hâlâ bir kabullenme sürecinin içindeyim. Bu süreç, dış dünyanın bakışlarıyla sürekli yeniden şekilleniyor. Toplum, engelli kadın bedenini çoğu zaman ya görünmez kılıyor ya da acınacak bir nesneye dönüştürüyor. Arzu edilen, sevilen, seçilen bir özne olabileceğimizi kabul etmekte zorlanıyor.
Bu gerçeği en çok, sevgilim olduktan sonra fark ettim. Çünkü o anda, toplumun yıllarca içimize işlediği o yakıcı cümleler yeniden karşıma çıktı:
“Haline bakmamış da sevmiş.”
“Nasıl evlenmiş?”
“Seni kabul eden biri çıkmış.”
Bu cümleler, yalnızca cehaletin ürünü değil; derin bir zihniyetin ifadesidir. Engelli bireyin sevilmesini bir lütuf, bir fedakârlık, bir mucize gibi gören zihniyetin… Oysa sevgi bir ödül değildir. Aşk, sağlam bedenlere verilen bir ayrıcalık hiç değildir.
Biz engelliler, bu cümlelerle büyütüldük. Küçük yaşlardan itibaren, sevilebilmek için “fazladan” bir şey olmamız gerektiği öğretildi bize: Daha başarılı, daha güçlü, daha neşeli, daha uyumlu… Hatta bazen daha sessiz. Oysa sevgi, insanın varlığına yöneliktir; performansına değil.
Bugün hâlâ şunu söylüyorum:
Engelli olmak, duyguları yok saymak değildir.
Engelli olmak, eksik olmak değildir.
Engelli olmak, sürekli birilerini ikna etme zorunluluğu değildir.
Asıl eksik olan, toplumun adalet duygusudur. Asıl sorun, bedenleri normlara göre ölçen ve insan değerini üretkenlikle, başarıyla, “normal”likle tanımlayan sistemdir.
Bu yüzden benim mücadelem yalnızca kendi bedenimle barışmak değil; aynı zamanda bu düzenle hesaplaşmaktır. Kendimi ispatlamak zorunda olmadığım, başarısız olduğumda da değerli sayıldığım, sevginin sorgulanmadığı bir dünya talep ediyorum.
Çünkü ben, başarılarımla değil; insanlığım ile varım.
Ve yalnızca olduğum için sevilmeyi hak ediyorum.






Bir Cevap Yazın