19 Şubat 2020’de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi ile bitkisel peynirlerde “peynir” ifadesi yasaklandı.
Yetkililer bu kararı “tüketiciyi yanıltma” gerekçesiyle savunsa da uzmanlar, bu tür yasakların hem pazarın gelişimini yavaşlattığını hem de hukuki açıdan tartışmalı olduğunu belirtiyor. Benzer kısıtlamalar yalnızca Türkiye’de değil; Avrupa Parlamentosu’nun “burger” ve “steak” gibi terimlere yönelik sınırlamaları onaylaması ve Fransa gibi ülkelerde benzer yasakların uygulanması, küresel ölçekte süren bir tartışmaya işaret ediyor.
Ancak bugüne kadar bu yasakların tüketicilerin gerçekten yanıldığına dair herhangi bir bilimsel kanıt sunulmuş değil.
Türkiye’de bitki bazlı gıdalara yönelik etiket tartışmaları, 2.700’den fazla katılımcıyla yapılan yeni bir araştırmayla yeniden gündeme geldi.
Bulgular, bitkisel peynirlerde “peynir” ifadesi yasağının tüketici kafa karışıklığını azaltmadığını, aksine çözümün ürün paketlerindeki açık ve bilgilendirici etiketlerde olduğunu gösteriyor.
Animetrics ekibinin Yaşar Üniversitesi işbirliğiyle yürüttüğü çalışmada farklı etiketleme senaryoları test edildi ve özellikle V-Label logosunun tüketicilerin ürünü doğru anlama becerisini belirgin biçimde artırdığı görüldü. Araştırma, kısıtlayıcı düzenlemelerin tüketiciyi korumak yerine sektörel gelişimi yavaşlatıp bilime dayanmayan varsayımları güçlendirebileceğine işaret ediyor.
Yasakları ve bu araştırma sonuçlarını Animetrics ekibiyle görüştük.

Çalışmanız, etiket yasaklarının işe yaramadığını gösteriyor, buna rağmen sürdürülmesini hangi siyasi veya ekonomik öncelikler açıklıyor?
Bizim çalışmamız bu düzenlemelerin arkasındaki siyasi ya da ekonomik motivasyonları doğrudan test etmiyor. Ancak bulgularımız, söz konusu düzenlemelerin gerekçesi olarak sunulan tüketici kafa karışıklığını azaltma ve daha genel anlamda tüketiciyi koruma iddialarının verilerle desteklenmediğini gösteriyor.
Görünen o ki bu düzenlemeler, kanıtlarla ortaya konmuş bir soruna değil, önceden kabul edilmiş bir varsayıma dayanıyor. Önce “tüketicilerin kafası karışıyor” varsayımı yapılmış, ardından bunun doğru olup olmadığı test edilmeden politika adımları atılmış.
Biz de tam olarak bu varsayımı test etmek istedik. Bu çerçevede, tüketicilerin hayvansal peynir görselleriyle karşılaştıklarında ürünün içeriği konusunda ne ölçüde kafa karışıklığı yaşadıklarına baktık ve bunu bitkisel alternatiflerde yaşanan kafa karışıklığıyla karşılaştırdık. Bitkisel ürünler için de “peynir” ibaresinin kullanıldığı ve kullanılmadığı, ayrıca vegan logosu (V-Label) bulunan ve bulunmayan farklı etiketleme senaryolarını test ettik.
Bulgularımız, genel olarak bitkisel ürünlerde hayvansal ürünlere kıyasla daha fazla kafa karışıklığı yaşandığını gösteriyor. Ancak bu kafa karışıklığı, “peynir” ibaresinin kullanılıp kullanılmamasına bağlı olarak anlamlı biçimde değişmiyor. Buna karşılık, vegan logosunun yer aldığı etiketlerde kafa karışıklığının belirgin şekilde azaldığını görüyoruz.

Bu sonuçlar, tüketici kafa karışıklığını azaltmanın yolunun yasaklardan değil, açık ve bilgilendirici etiketlerden geçtiğine işaret ediyor. Dolayısıyla mevcut düzenlemeler ile ilan edilen politika hedefi arasında ciddi bir amaç–araç uyumsuzluğu söz konusu.
Bu tür sezgisel ama kanıta dayanmayan yaklaşımlar, özellikle “yanıltılma” gibi kamuoyunda hassas karşılığı olan kavramlar üzerinden kolayca meşrulaştırılabiliyor. Ancak sonuçta ortaya çıkan düzenlemeler, tüketiciyi daha iyi bilgilendirmek yerine, tüketici tercihlerini sınırlayan bir etki yaratabiliyor.
Dolayısıyla verilerimizin işaret ettiği temel mesele bilimsel kanıtların politika tasarımının merkezinde yer almaması.
Buna ek olarak, çalışmamız tüketicilerin bitki bazlı ürün içerikleriyle ilgili yaşadığı kafa karışıklığının sabit bir durum olmadığını gösteriyor. Örneğin düzenli olarak yemek pişiren, alışveriş yapan ve etiket okuma alışkanlığı olan tüketicilerin bitki bazlı ürünleri daha doğru anladığını görüyoruz. Benzer şekilde, bitki bazlı ürünlere karşı olumlu tutuma sahip olan ve bu ürünlerle daha sık karşılaşan gruplarda kafa karışıklığı belirgin biçimde daha düşük. Bu ürünlerin market raflarında görece yeni olduğu da düşünüldüğünde, gözlenen kafa karışıklığının büyük ölçüde bir “alışma süreci”ile ilişkili olabileceği anlaşılıyor. Tüm bu bulgular, yasaklayıcı düzenlemeler yerine tüketici aşinalığını artırmaya odaklanan bilgilendirme, eğitim ve görünürlük temelli yaklaşımların çok daha etkili olabileceğine işaret ediyor.
Kişisel değerlendirmemiz olarak şunu da eklemek isteriz: Biz bu tür düzenlemelere yalnızca teknik etiketleme meseleleri olarak bakmıyoruz; onları daha geniş bir gıda sistemi çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bilimsel olarak etkili olmadığı gösterilen yasakların sürdürülmesi, pratikte hayvansal üretimin norm kabul edildiği mevcut sistemi koruyan bir işlev görüyor. Bu da, adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemine geçişin önünde önemli bir engel oluşturuyor.

“Araştırma–politika arasındaki boşluk kapanmadıkça, varsayımlara dayalı yaklaşımlar sürüyor”
Farklı ülkelerde bitkisel ürünlerde ‘peynir’ gibi terimlerin yasaklanması, sizce yasa koyucuların sorunu yanlış yerde aradığını mı gösteriyor? Akademik çalışmalar politika yapımında neden bu kadar kolay göz ardı ediliyor?
Öncelikle şunu söylemek isteriz: “peynir” gibi terimler, özellikle tüketicinin henüz aşina olmadığı ürün kategorilerinde, ürünün neye karşılık geldiğini anlatmak açısından işlev görüyor. Bu terimler büyük ölçüde alışkanlık nedeniyle kullanılıyor; ama aynı zamanda tüketicilerle daha kolay ve hızlı bir iletişim kurulmasını da sağlıyor. Bu nedenle, bu ifadelerin tamamen ortadan kaldırılması, bazı tüketiciler için ürünü deneme ya da ürüne yönelme ihtimalini azaltabilecek bir unsur olabilir.
Buna karşın, düzenlemelerin temel gerekçesi olarak öne sürülen iddia, yani tüketicilerin bu terimler nedeniyle yanlışlıkla hayvansal ürün satın aldığı varsayımı, bulgularımızla desteklenmiyor. Çalışmamızda, ürün içeriğinin anlaşılması açısından “peynir” ibaresinin kullanılıp kullanılmamasının anlamlı bir fark yaratmadığını görüyoruz. Yani tüketicilerin kafa karışıklığı, ürün isminden ziyade, bitkisel ürünlere yönelik aşinalık düzeyi ve etiketlerdeki bilginin açıklığıyla ilişkili görünüyor.
Bu noktada asıl farkı yaratan unsurun, V-Label gibi açık, tanınabilir ve ne anlama geldiği bilinen işaretler olduğunu görüyoruz. Bu tür net etiketleme unsurları, tüketici kafa karışıklığını anlamlı biçimde azaltırken, yalnızca terimlerin yasaklanmasının böyle bir etkisi olmuyor. Bu da, “tüketici kafası karışmasın” gerekçesiyle getirilen düzenlemelerin sorunu yanlış yerde aradığını ve dolayısıyla yanlış araçlarla çözmeye çalıştığını düşündürüyor.

ABD’de yapılan benzer çalışmalar da, geleneksel et ve süt ürünlerine atıf yapan terimlerin kaldırılmasının tüketici kafa karışıklığını azaltmadığı yönünde benzer sonuçlara ulaşıyor. Sorunuza dönelim, tüm bu akademik bulgular neden politika yapım süreçlerinde bu kadar kolay göz ardı ediliyor? Bizce bunun bir nedeni, akademik kanıta dayanmadan hayata geçirilen ve farklı ülkelerde tekrar tekrar gündeme gelen bu tür düzenlemelerin, mevcut üretim ve tüketim düzenini korumaya yönelik bir işlev görmesi olabilir. Bununla birlikte, vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta da bu alandaki akademik çalışma sayısının hâlen sınırlı olması. Mevcut çalışmaların ise her zaman politika yapıcılara ulaşmadığı, ulaştığında da karar alma süreçlerine nasıl ve ne ölçüde dâhil edildiği de çoğu zaman belirsiz.
Benzer biçimde, bu tür yasaklara karşı savunuculuk yürüten aktörlerin de akademik bulgulara erişimi ve bu bulguları eyleme dönüştürme kapasitesi değişkenlik gösteriyor.
Bu bağlamda, yalnızca daha fazla araştırma üretmek değil, mevcut akademik kanıtları somut ve uygulanabilir politika önerilerine dönüştürmek de kritik önem taşıyor. Araştırma ile politika yapımı ve savunuculuk pratikleri arasındaki bu boşluk kapanmadıkça, varsayımlara dayalı yaklaşımlara alan açılmaya devam ediyor.

Etiket yasakları, verilerinize göre rekabeti sınırlayıp bitkisel alternatiflerin yayılmasını yavaşlatıyor mu?
Çalışmamız rekabet dinamiklerini ya da piyasa paylarını doğrudan ölçmüyor. Ancak bulgularımız, etiketleme yasaklarının tüketici açısından ölçülebilir bir fayda üretmediğini açık biçimde gösteriyor.
Buna karşılık, hayvansal ürünler mevcut isimlendirmeleriyle piyasada kalmaya devam ederken, bitkisel alternatiflerin yalnızca kendileri için geçerli ek kurallara uymak zorunda kalması, bu ürünler açısından ilave bir uyum maliyeti ve belirsizlik yaratıyor. Özellikle pazara yeni giren ya da bilinirliğini artırmaya çalışan ürünler için bu durum, maddi ve operasyonel bir yük anlamına geliyor.
Bu nedenle, açık bir rekabet kısıtı olarak tanımlanmasa bile, bu tür yasakları bitkisel alternatiflerin piyasaya erişimini ve ölçeklenmesini dolaylı olarak zorlaştıran politikalar olarak okumak mümkün.
“Devletin rolü, belirli terimleri yasaklamaktan ziyade, tüketiciye net ve güvenilir bilgi sunan etiketleme araçlarını teşvik etmek olabilir”
V-Label gibi sertifikaların kafa karışıklığını azalttığı görülüyor. Bu etiketler yasakların yerine nasıl yaygınlaştırılabilir ve devlet ile sektörün rolü ne olmalı?
Dediğiniz gibi calismamizin en net bulgularından biri, ürün paketlerinde V-Label logosunun kullanılmasının, bitki bazlı peynirin içeriği ve kökeniyle ilgili tüketici kafa karışıklığını önemli ölçüde azalttığı. Bu tür etiketlerin yaygınlaştırılması için farklı aktörlerin üstlenebileceği tamamlayıcı roller var.
Bu noktada devletin rolü, belirli terimleri yasaklamaktan ziyade, tüketiciye net ve güvenilir bilgi sunan etiketleme araçlarını teşvik etmek olabilir. Örneğin, bitkisel veya vegan ürünler için kullanılan sertifikasyon ve logo sistemlerinin daha görünür hâle gelmesini sağlayacak bir çerçeve oluşturulabilir. Sertifikasyon süreçlerinin standartlarının netleştirilmesi, süreçlerin basitleştirilmesi ya da özellikle küçük ölçekli üreticiler için maliyetlerin azaltılmasına yönelik destek mekanizmaları bu kapsamda düşünülebilir.
Perakendeciler bu sürecin kilit aktörlerinden biri. Raf düzeni, ürün bilgisi ve etiket görünürlüğü, tüketicinin karar anında hangi bilgiyi gördüğünü doğrudan belirliyor. V-Label gibi sertifikaların raflarda net biçimde görünür olması, ürün açıklamalarıyla desteklenmesi ve personelin ürün bilgilerini doğru bir şekilde aktaracak şekilde eğitilmesi, tüketici kafa karışıklığını azaltmada önemli bir rol oynayabilir. Bu, perakendeciler açısından yalnızca etik bir tercih değil, aynı zamanda tüketici deneyimini iyileştiren bir uygulama.
Üreticiler açısından ise daha açık ve şeffaf bir etiketleme yaklaşımının benimsenmesi kritik. V-Label gibi sertifikasyon etiketlerinin kullanılması, bunun yanı sıra ürünün ne olduğu, hangi ürüne alternatif sunduğu ve nasıl kullanılabileceğine dair kısa ve anlaşılır açıklamalarla tüketiciye daha fazla rehberlik edebilir. Bulgularımız, tüketici aşinalığı arttıkça kafa karışıklığının azaldığını gösterdiği için, bu tür bilgilendirici yaklaşımlar özellikle önem taşıyor.
Özetle, yasaklar yerine, devletin kolaylaştırıcı ve teşvik edici bir rol üstlendiği; perakendeciler ve üreticilerle birlikte tüketicinin bilgiye erişimini güçlendiren bir etiketleme yaklaşımı, politika hedefleriyle çok daha uyumlu bir yol sunuyor.
“Yasakların etik ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş ihtimaline de zarar verdiğini düşünüyoruz”
Bilimsel olarak etkisiz olduğu gösterilen düzenlemelerin sürdürülmesi, yalnızca tüketiciyi değil, etik ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş ihtimalini de zayıflatmıyor mu? Ayrıca kişisel hayatlarında etik ve sürdürülebilir gıda ile beslenmeye dönmeye çalışan kişiler için bir öneriniz var mı?
Evet, bu tür düzenlemelerin sürdürülmesinin yalnızca tüketiciye değil, daha etik ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş ihtimaline de zarar verdiğini düşünüyoruz. Hayvansal ürünler, doğası gereği hayvan sömürüsüne dayanıyor ve bunun yanı sıra çevresel etkileri, özellikle sera gazı emisyonları, arazi ve su kullanımı açısından, oldukça yüksek. Bu nedenle, hayvansal ürünlerin azaltılması ya da yerine alternatiflerin konulması, etik ve çevresel açıdan önemli bir dönüşüm alanı sunuyor.
Bitkisel alternatifler bu noktada kritik bir rol oynuyor. İnsanlara, hâlihazırdaki yeme alışkanlıklarını tamamen terk etmek zorunda kalmadan, daha etik ve sürdürülebilir bir beslenme biçimine geçiş yapabilecekleri bir ara yol sunuyorlar. Bu ürünlerin görünürlüğünün, anlaşılabilirliğinin ya da erişilebilirliğinin azalması ise, bu geçişi zorlaştıran önemli bir unsur hâline geliyor. Bilimsel olarak etkisiz olduğu gösterilen düzenlemelerin sürdürülmesi de tam olarak bu noktada bir tehdit oluşturuyor.
Bireylerin yapabileceklerine gelirsek, bunlar kişiden kişiye ve koşullara göre değişse de bazı ortak yönler var. Öncelikle, mümkün olduğu ölçüde hayvansal ürün tüketimini azaltmak ve bitkisel alternatifleri artırmak, talep yönlü en doğrudan adımlardan biri. İnsanların yaşadığı yer, ekonomik koşulları, kültürel alışkanlıkları, zamanı ve bilgiye erişimi bu süreci doğrudan etkiliyor. Bu nedenle önemli olan “en doğru” yolu bulmak değil, kişinin kendi koşulları içinde sürdürülebilir adımlar atabilmesi. Birçok kişi için başlangıç noktası, hayvansal ürünleri tüketim sıklığını azaltmak olabilir. Haftada birkaç öğünde bitkisel alternatifleri tercih etmek, yeni tarifler denemek ya da alışık olunan yemeklerin bitkisel versiyonlarını keşfetmek, daha ulaşılabilir ve kalıcı değişimler yaratabiliyor.

İkinci olarak, ürünleri tanımak ve aşinalık kazanmak önemli. Bitkisel ürünler çoğu zaman nasıl kullanılacağı bilinmediği için tercih edilmiyor. Tariflere bakmak, çevreden öneri almak ya da farklı ürünleri denemek bu eşiği düşürebiliyor. Bu süreçte etiketleri okumak ve güvenilir sertifikasyonları tanımak, özellikle içerik ve üretim süreci konusunda daha rahat karar vermeyi sağlıyor.
Üçüncü olarak, mümkün olan yerlerde erişimi güçlendiren seçimler yapmak anlamlı olabilir. Bitkisel ürünleri satan küçük işletmeleri desteklemek, büyük marketlerde ürün talebini geri bildirim yoluyla dile getirmek ya da bu ürünlerin daha görünür olmasını isteyen kampanyalara destek vermek, bireysel tercihi sistemle ilişkilendiren adımlar.
Bunun yanında, gıda sistemiyle ilgili farkındalık geliştirmek de önemli. Endüstriyel hayvancılığın etik ve çevresel etkileri hakkında güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek, bu bilgiyi başkalarıyla paylaşmak ve gündelik tercihlerle ilişkilendirmek, bireysel kararların arkasındaki motivasyonu güçlendirebiliyor. Ancak bu farkındalık süreci, zaman zaman duygusal ya da zihinsel bir yük de yaratabiliyor; bu nedenle kişinin kendi koşulları, imkânları ve dayanıklılığıyla uyumlu bir biçimde ilerlemesi önemli.
Son olarak, bu süreç inişli çıkışlı olabilir; herkes aynı hızda ya da aynı biçimde ilerlemek zorunda değil. Önemli olan yönü belirlemek ve koşullar el verdiği ölçüde bu yönde ilerlemek. Bireysel çabaların, yapısal değişim talepleriyle birleştiği noktada, diyet değişimi yalnızca kişisel bir tercih olmaktan çıkıp toplumsal bir dönüşümün parçası haline gelebilir. Gerçek dönüşüm, bireysel adımların kanıta dayalı ve erişilebilir politikalarla buluştuğu noktada mümkün.






Bir Cevap Yazın