Mete Arif Tokman, “AYLAK”ta taşranın sıkışmışlığında savrulan bir kuşağın vicdanını, kayıplarını ve ertelenmiş hayallerini anlatıyor. Dostluk, aşk, sanat ve isyan; hepsi bir şehrin yokuşlarında, aylaklığın görünmez yaralarıyla birlikte dolaşıyor. Modern insanın kalabalıklar içinde kendine denk gelemeyişine dair sert, şiirli ve unutulmaz bir roman.
AYLAK’ı yazarı Mete Arif Tokmak ile konuştuk.
2015’te çıkan “Taşra Züppesi” romanınızdan sonra araya 10 sene girdi. Taşra Züppesi bir üçleme olacaktı… İkinci kitap AYLAK’a nihayet kavuştuk… 10 sene, insan yaşamında uzun bir ara…
Taşra Züppesi de kolay çıkmadı. Dosya olarak en az 20 yıla yayıldı. Aradan geçen zaman içerisinde birçok şey oldu; bunlar romana da yansıyor haliyle. Roman, son hâline gelene kadar birkaç form değiştiriyor. Hatta anlatım da değişiyor. Örneğin “AYLAK” ismi, son dört ayda ön plana çıktı. Neredeyse 10 yıl romanı “Taşyürek” adıyla andım. Okumalar bu yönde oldu. Dostoyevski’ye ve Suç ve Ceza’ya, elbette Rodion Romanoviç Raskolnikov’a selam çakacaktı. Bir de “iyi sayılabilecek sıradan birinin, haklı nedenleri de olsa, insan öldürme düşüncesinden cinayet eylemine geçip geçemeyeceği” gibi bir soruya yoğunlaşacaktı.
Eee, ne oldu, yoğunlaşamadı mı?
“Taşra Züppesi”, her iki romanımda da bahsedilen “Elektrikli Tiyatro” adlı oyun taslağını doğurdu. Elde bir tiyatro oyunu beklemekte! En azından, belki bir gün, radyo oyunu olabilir. Dinleyeni olmasa da önemli değil. Yani “Elektrikli Tiyatro” bir yan üretim. Her iki romanda da adı geçiyor. “AYLAK” ise, en azından senaryosu olan bir çizgi roman doğurdu. Adı “Taşyürek”. İşte Raskolnikovlaşma o çizgi roman da olacak. Tabii, çizgi roman biter ve yayımlanırsa…
O zaman Taşra Züppesi ve AYLAK neyi anlatıyor?
Eski bir okumam olduğu için emin değilim; Montaigne söylemiş olabilir. Ya da benzeri bir şeyi birçok kişi aklından geçirmiştir: “Düşüncelerim, yazdıklarımdan hızlı akıyor.” diye… Dolayısıyla bir dosya bende, demek ki uzun bir zamana yayılınca birden çok meseleye el atıyor. Aslında içerik olarak “Taşra Züppesi” ve “AYLAK” birbirini takip ediyor. Üç karaktere ve onların taşrada bir kentte verdikleri sanat mücadelesine yoğunlaşıyor.
Bu içerik içinde aşk, yarım kalmış sevgiler, toplumsal meseleler, işsizlik, şehrin kendisinin bir karakter olarak görünmesi, dönemsel bir akış ve onun içeriğinde Türkiye gerçekleri de var. Felsefe var, manifesto var; psikolojinin ben hâli, ten hâli bile var.
Aslında ilk başta, yani çok gençken, bu toplumda çok gençlerin sanatçı kalmak için verdikleri mücadeleyi işlemek istemiştim. Dert bu yani… Göz ardı edilen mücadelelerden biri bu. Sanatçı olarak Rönesans’ı olmayan bir coğrafyada, olanı da hafife almadan verilen mücadelenin izdüşümlerinden, yer yer epik bir görünüm ortaya çıkıyor.
Üç kahramana yoğunlaşıyor…
Evet. Savaşkan Alp, Taşra Züppesi’nde ana karakter. Ama yakın çevresinde kankası Serhan Han ve üniversiteli sevgilisi Sezen de var. Savaşkan, romantik bir kişilik. Çok genç bir dönemi söz konusu. Ama AYLAK’ta da görüldüğü gibi iz bırakıyor. Hatta yayımlanmamış eserleri, Han’a yük oluyor belki de… Buralarda detay verip tadını kaçırmak istemiyorum; okuyacaklar için. Ama Han’a sorsanız, asla yük olmadığını söyleyecektir. Han’ın karakterini buna göre az buçuk tahmin edersiniz: ihanet etmeyen, inatçı, gençlikte geliştirdikleri düşünceleri sıkı sıkıya içinde yaşatan bir karakter…
Dolayısıyla AYLAK’ta Serhan Han karakterine yoğunlaşıyoruz. Aradan 20 sene geçmiş ve Han kırklı yaşlarında… Onu daha iyi tanıyoruz. Taşra Züppesi’nde Han biraz da kötücül çizilmiştir: anlaşılmaz ve ekibin en serserisi. Bu tınının AYLAK’ta olgun hâli var. Han bir Kaybedenler Kulübü üyesi, diyesim geliyor ama filme aklınız gitmesin. Han’ın filmi çekilse başka bir şey olur. Kitabın kapağı biraz anlatıyor sanırım.
Zaten ona da değinmem gerek. Aslında kitabın “Raskolnikovlaşma” bölümünü çıkarmaya karar verince, kafama grafik romanla ilgili fikirler üşüştü. Romanı yarı yarıya kısaltarak yeniden kurguluyordum. Katmanlı ve zor okunurluğunu da değiştirmekti niyetim. Thomas Carlyle’ın bir sözü var; yine eskilerden aklımda kalma: “Aylaklıkta ebedi bir çaresizliğin izleri vardır.” diye. Romana da bu sözü iliştirdim. Çünkü Han tam da bu eksende bir kahraman.
Han, flâneur gibi entelektüel tarafları olan ama bunu kullanamayan biri… Han, bir şehrin içine hapsolmuş ama bundan da şikâyet etmeyen; ya da arada bir bu duruma isyanını küfürle savuşturan biri… Han, en yakın arkadaşının sevgilisini hep sevmiş ama arkadaşlık yüzünden aynı zamanda nefret etmiş, anlaşılmaz biri… Han, bu toplumla pek uyuşan bir kahraman değil… Ama var! Orada, bir yerde, kendini gizlese de kendini hayatın akışından uzak tutamıyor.
Vay be! Şu sevgiliyi merak ettik… Düşündüğümüz kişi mi?
Evet. Üçlemenin üçüncüsünde o çılgın kadını anlatacağım. Şimdiden endişeleniyorum…

Yeni çıktı ama AYLAK hakkında geri dönüşler aldınız mı?
Evet. Şair Osman Günay, flâneur tarafına ve ezilenlerin yanında yer alan biri oluşuna vurgu yaptı. Şair Fatma Kılıç, Aylak’ın toplum tarafından düşünülen ilk anlamıyla ilgili bir roman kahramanı olmadığını, romanın kendisine iyi geldiğini yazdı. Yazar Gülden Işık, modern insanın kalabalıklar içinde kendine denk gelemeyişine vurgu yaptı.
Bu arkadaşlarımın hepsi kendisi flâneur ya da iyi okur yazar zaten. Çok güzel tespitlerle düşüncelerini paylaştılar. İyi okuyan, çok okuyan, kitapları olan yazar dostlardan gelen tepkiler de beni çok onurlandırdı. Yazar, madenci, fotoğrafçı Alaaddin Kara’nın, elinde Taşra Züppesi ile yeni yıla girerken çekilmiş bir fotoğrafını sosyal medyada paylaşması da çok güzel bir jestti…
Şunu belirteyim ki Taşra Züppesi’ni okuyup devamını epeydir soran nitelikli bir okurum var. Normalde kendi kendini şarj ederek devam eden biriyimdir ama zaman zaman bu dönüşlerin verdiği güç motive edici, insanın içinde açılan yaraları onarıcı oluyor.
Son olarak, Muzır ekibinden kısa film yönetmeni ve senarist Salih Salman, AYLAK’ın ham hâlini, yani Taşyürek’i dosya olarak görmüştü. Çarli diye bir karakter var; kaçak ocakçı ama iyi bir arkadaş olarak her iki romanda da yer alıyor. Hani en kötü hissettiğinizde yanınızda kalan! Salih’in de Çarli ile ilgili bir süreci etkileyici bulduğunu düşünüyorum. Umarım Çarli’yi ya da ondan geliştirilen bir Salih Salman anlatısını yakın zamanda gerçeğe dönüşmüş olarak görürüz. Çok güzel bir etkileşim olur bu.
Şehir, neresinde bu romanın? Onun da bir karakter olarak belirdiğini söylemiştiniz…
Romanda yer isimleri var. Hepsi gerçek ve bazısı da bir anı tınısına gönderme içeriyor. Şehir, bu hâliyle düz bir kent değil. Devinimli, yokuşlu, katmanlı, deniz kokulu ve sıkışık bir taşra. Kahramanların ruh hâline iyi tesir etmeyecek ama onları şekillendirecek her türlü detay, bu izleklerde mevcut.
Şehrin modernleşmeye çalışması, nostaljisiyle ilgili kalanlarının bugüne uzanan devinimleri, üzerinde yaşayan insanların ruh hâline de yansıyor. Bu küçük şehirde bir flâneur olmak, başlı başına bir anlatı seyri barındırıyor içeriğinde. Şehrimiz Zonguldak olsa da herkes kendine uyarlayabilir. Temel mesele sıkışmışlıksa, bu genel bir durum.
Zonguldak, bir endüstri kenti olarak Cumhuriyet’le birlikte doğdu. Zonguldak’ı tek bir kesit olarak ele alsanız, ortaya modernleşmeye çalışan bir Türkiye ve taşkömürü ekseninde sıkışmış, gelişmesi yarım kalmış bir kent dokusu çıkar. Bir anlatının temel yoğunluğu için Zonguldak şehrinin çok zengin bir kumaşı var. Genç ama çok yorgun, güçlü ama pnömokonyozlu bir karakter.
Bu kent, İrfan Yalçın gibi büyülü bir dil kullanan iyi bir edebiyatçıya da ilham veriyor; çok genç ölen Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu, Kemal Uluser gibi şair ve yazarlar da çıkarıyor. Madenci kabalığı da vardır caddelerinde; kente geçici bir süre gelip bocalayan üniversite öğrencisi de sıkışmış bir kentin koşuşturmacasına dâhildir… Balıkçıları, sarhoşları, yarı aydınları, şehrin kurgusunda etkin esnafı; şusu busu…
Biz, “Bütün işçilerin / saçak altında uyuduğu bir saatte”, “Sokakların ellerinden öperim / bana yaşamasını öğretmişlerdi” dedikleri ruh hâliyle; hem Muzaffer Tayyip Uslu’nun hem Rüştü Onur’un “yağmurlu gecelerde / elleri cebinde gezerdi” ve “mızıka çalarak geçiyorum sokaktan” dedikleri tarafında bir yerdeyiz. Kemal Uluser’i de unutmayız. O, gölge gibi kalmıştır ama unutulmamıştır: “Ilık bir sabahtan nemdir. / Gölgelerde ürpermedir.”
Şair, madenci, öğrenci ve aylak harmanıdır bu karakter. Bazen bu kentte yaşamak, bir sarhoşluk, bir esriklik hâli gibi geliyor bana. Dolayısıyla ortaya, çoğunlukla kaybeden, sanatçı bir flâneur çıkıyor.
Nasıl edinebiliriz bu romanları?
Ben, Kelebeğin Rüyası filmindeki Muzaffer Tayyip Uslu’nun şiir kitabını elden satması gibi, şu an elden birinci kaynağım. İsteyen Facebook’tan, Instagram’dan bulabilir… Burada muzip bir gülüş bırakayım. Yaşadığımız zamanlar ve hayatlar, bize yapıtımızın her şeyi olmayı öğretiyor. Bundan utanmıyorum. D&R falan utansın.
Kitabı satın almak için Mete Arif Tokmak’a buradan mesaj atarak ulaşabilirsiniz.






Bir Cevap Yazın