Bir kabus gördüğünüzü düşünün; peşinizdeki katilden kaçmaya çalışıyorsunuz, kilitli kapıları zorluyorsunuz, her yer kapkaranlık, elinizde bir fener var ama pili bitmek üzere… Ve döndüğünüz her köşede karşınıza aynı korkunç yüz çıkıyor; Freddy Krueger…  İstediğiniz kadar bu kabustan kurtulmaya uyanmaya çalışın, o hep orada… Kaçış yok!

Ayşe Barım’ın yaşadığı durum tam da bu! Ona bahşedilen bir günlük özgürlük, bana Ahmet Altan’ı, Osman Kavala’yı, Selçuk Kozağaçlı’yı ve daha nicelerini hatırlattı. Bu ülkede özgürlük, bir mahkeme kararından çok iktidarın keyfine bağlı; önce gökyüzü gösteriliyor, sonra hızla geri alınıyor. Bu, bir tesadüf değil elbette; otoriter rejimlerin sıkça başvurduğu sistematik bir taktik…

Böyle bir uygulamayla tutuklama ve tahliye artık hukukun nesnel kararları olmaktan çıkıyor; iktidarın elinde birer “lütuf” aracına dönüşüyor. Bir gün “serbestsin” diyerek umut yaratıyorlar, ertesi gün “geri gel” diyerek o umudu eziyorlar. Özgürlük, doğuştan bir hak olmaktan çıkıp keyfî dağıtılan bir armağan gibi gösteriliyor. Bu lütuflaştırma hali, toplumda hukuka olan güveni sarsmakla kalmıyor, korkuyu da derinleştiriyor.

Kişi yaşadığı toplumda, en çok adalete güvenir değil mi; haksız yere bir muameleyle karşı karşıya geldiğinizde, nasıl olsa yasalar doğrultusunda hareket eden ve yargısı doğru işleyen bir adalet sisteminde gerçeklerin eninde sonunda gün yüzüne çıkacağını bilirsiniz. Şimdi adalet sistemine olan bu inancınızı yitirdiğinizi hayal edin! Tüm çabalarınız boşa çıktığında, çaldığınız her kapı yüzünüze kapandığında neler hissederdiniz? Kaygı bozukluğu? Süregelen ve hiç bitmeyen bir endişe hali? Majör depresyon? Hayattan vazgeçme??? Bir günlüğüne bırakılmak, özgürlüğü geçici, anlık bir yanılsama haline gelmesi, zaman algısının yitirilmesine de neden olur sanki. “Nasıl olsa yeniden alınırlar” endişesi bile o kadar ürkütücü ki! 

İşte tam da burada umut kendisini hatırlatır, bu sonsuza kadar böyle sürecek değil ya! İnsan, en karanlık koşullarda, en büyük kabuslarda bile “bir gün bitecek” umuduna tutunarak hayatta kalıyor. Soykırım veya katliam mağdurlarına bakın: maruz kaldıkları onca eziyete, açlığa, işkenceye rağmen yaşama direnmelerinin tek sebebi, bir gün bu kâbusun sona ereceğine dair küçücük bir inanç kırıntısıydı. Şimdi o kırıntının alındığını hayal edin. Tahliye olmuşsunuz, sevdiklerinizle aynı masaya oturmuşsunuz, yeniden nefes aldığınızı hissetmişsiniz… Ama ertesi gün kapınız çalınıyor ve yine alınıyorsunuz. Kabustan uyandınız ama kâbus devam ediyor. Dolayısıyla bu yöntemle insana serbest kalsa bile “yeniden alınırım” korkusu aşılanıyor, bu durum da haliyle kişinin o umutsuzluk girdabına sürüklenmesine sebep oluyor. “Umutsuzluk” yaşayabileceğimiz en ağır ruhsal çöküşlerden biri olabilir mi diye soruyorum kendime…

Benim başıma böyle bir şey gelse; bir gün suçsuzluğuma rağmen özgürlüğüm elimden alınsa, mücadele etsem ve en sonunda tahliye edilsem; 1 gün sonra da tekrar tutuklansam, biraz zaman geçtikten sonra hakkımda tekrar tahliye kararı çıksa… Bu karara gerçekten sevinebilir miydim? Ertesi gün yeniden tutuklanmanın bir ihtimal olduğunu düşünsem… Sevdiklerimle oturduğum o masa, hepimize en ağır işkencelerden biri olarak geri dönmez mi? Çünkü artık bilirdik; o kucaklaşma bir daha asla olmayabilir. -Birkaç saatliğine de olsa- o masada dimağımıza mıh gibi kazılan son umutlu gülümsememiz, takılan bir film makarası gibi kendini sürekli tekrarlayan bir işkenceye döner sanki… Babanızı, annenizi, sevdiğinizi hiçbir sebep yokken tekrar hapseden sistem sizi nasıl etkiler, bir düşünsenize?

Bundan dolayı bu yöntem sadece mahpusu değil, dışarıdakileri de cezalandırıyor. Anneyi, babayı, kardeşi, sevgiliyi, çocuğu, dostları… Herkesin yüreğine aynı korku yayılıyor. Bir günlüğüne gösterilen ışık, özgürlüğün ne kadar sınırlı ve denetimli olduğuna dair görünmez bir pranga takıyor hepimizin boynuna… 

Bu yüzden, umut kaybı çoğu zaman özgürlük kaybından daha ağır bir yara bırakıyor. Çünkü umut yoksa, dayanışma da yok; mücadele de yok. Geriye sadece yalnızlık kalıyor.

Bu ülkede özgürlük, hak olmaktan çıkıp iktidarın lütfuna dönüştüğü sürece hiç kimse gerçekten özgür değil. Bir günlüğüne güneşi gösterip ertesi gün karanlığa kapatan rejimler bize şunu hatırlatıyor: prangalar yalnızca bileklerde değil, ufkun tam ortasında da olabilir. Asıl soru şu: Özgürlüğün kapısını bir günlüğüne aralayıp ertesi gün kapatan bu düzeni kabullenecek miyiz?

Bir Cevap Yazın

ÖNE ÇIKANLAR

muzir.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin