16 Eylül 2025, Salı
Orta okul zamanlarımdı sanırım. Kütüphanemde duran yılı geçmiş bir ajandanın boş sayfalarını çevirip masamın üstünde görünür bir yerlere bırakmıştım. Birkaç gün boyunca gidip gelip elime aldığımı, sayfalarına baktığımı ve kapatıp odada başka bir yere bıraktığımı anımsıyorum. Üzerinden çokça zaman geçti, tam olarak ne olduğunu hatırlamıyorum açıkçası. Dürüst olmam gerekirse, hakkında yazana kadar bu detayı hatırladığımdan haberim bile yoktu. Belki olaylar böyle de gelişmedi, bilemiyorum. Çok da önemli değil sanırım.
Yaşanan bu git-gelin sonrasında birkaç gün süresince “günlük” denebilecek şeyler yazmaya başladığımı biliyorum. Kendim hakkında yazmaya dair bu girişimim çok kısa sürdü çünkü annem benden gizli yazdıklarımı okudu. Son yazdığım gün “Annem neden arkadaşlarımla internet kafeye gitmeme izin vermiyor?” diye retorik bir isyanda bulunmuştum. Nihayetinde beni bu sorumla yüzleştirdi. Dışarıdan kendimce doğru bir tepki gösterip annemi yaptığı ihlale dair kınadım ama içeride olan büyük bir küskünlüktü. Kendime ait bir yer yaratmak istemiştim ama her daim hissettiğim ötekinin bakışı hızlıca saklandığım yeri keşfetmiş ve beni hesap vermeye itmişti. Hem de daha asıl sırlarımı yazmaya başlamamıştım bile.
Yazmadan önce çizmeyi denemiştim. İzlediğim çizgi filmlerdeki karakterleri birebir çizdiğimi, tekrar tekrar çizdiğimi, farklı bağlamlarda çizdiğimi, farklı evrenlerden karakterleri yan yana çizdiğimi hatırlıyorum. O çizimler de “işe yaramayan uğraşılar” olarak zımni bir şekilde yargılanıyordu orta sınıf ailem tarafından. Orta sınıf ve özellikle memur çocukları bilir; tam olarak belli olmayan bir yaştan sonra para kazanmaya yarayacak uğraşılara yönelmemiz beklenir. Bense kendi iç dünyamın işlenmemiş, düzenlenmemiş ve sahipsiz köşelerini sadece bakınmak için ziyaret etmeye çalışıyordum sanırım. Ama benden beklenen o yerleri işlevsel mekanlara dönüştürmemdi. Neyse ki geç de olsa bana ait olmayan bu beklentiyi bıraktım da masamın üzerinde her daim bir çizim defteri açık şekilde duruyor, içimden geldiği gibi çiziktirmemi bekliyor artık.
Ailemden açık ya da gizli bir şekilde yediğim sansürler çoktur elbette ama sansürün kaynağının daha çok toplumsal cinsiyet rollerine uymayan davranışlarım olduğunu anlamam enteresan bir şekilde olmuştu. Klişe bir lubunya olarak evde bağır çağır kadın popçuların şarkılarını söylediğim bir yaz geçirdiğimi hatırlıyorum. Sanırım sesimi/kulağımı yeni keşfetmiştim ve henüz pesleşmemiş sesimle rahatlıkla eşlik edebiliyor, heyecan verici kafa seslerimin suyunu çıkarıyordum. Bir gece uykuya dalmadan önce belki de bir kendimi yatıştırma pratiği olarak “Geceler Kara”yı mırıldanırken aynı odayı paylaştığım abim şaşkınlıkla “Aynı İzel gibi söylüyorsun” demişti. O şaşkın tonun ne anlama geldiğini tam olarak anlamasam da “yanlış” bir şey yaptığımı hissettiğimi hatırlıyorum. Çat diye şarkı söylemeyi bıraktım, uykuya daldım. Ertesi gün ve hayatımın geri kalanı boyunca da bir daha öyle rahatça şarkı söylediğim olmadı. Seneler sonra, lubunyalığımla yakınlaşmam, gelişimsel sürecimi terapide anlamlandırmam gibi destekleyici etmenler sayesinde bugün arada bir de olsa kendimi duyarak şarkı söylemeyi başarabiliyorum. Ama asla o yaz yapabildiğim gibi eforsuzca şakıyamıyorum.

İllüstrasyon: Bartu, muzir.org
Tabii o zamanlar burada yazdığım gibi politik/felsefi analizler sonucu bırakmadım yazmayı, çizmeyi ya da şarkı söylemeyi. O zaman hissettiğim daha çok “ne yaparsam yapayım kendi başıma kalamayacağım” ya da “ne yaparsam yapayım kendim olarak güvende hissedeceğim bir alanımın olamayacağı” olarak söze dökülebilecek, anlamlandırılması güç duygusal deneyimlerdi diye tahmin ediyorum. Şimdi ise o anlar kendi topraklarıma başkalarının diktiği “Girilmez” tabelaları gibi geliyor. Sanki benden daha kuvvetli bir yetki “olay yerini” inceleyip “kamu yararı ve ahlakına uygunluk” gerekçesiyle kendi topraklarımın bazı kısımlarına girişimi yasaklamıştı. Girilmedikçe o topraklar yozlaştı, kurudu ya da canlılığını tamamen yitirdi.
Şu an hayatta bulunduğum noktadan baktığımda bu engel ve sansürlerin bir nevi dolaşım özgürlüğüme yönelik olduğunu düşünüyorum. Sanki işlenmemiş, denetime tabii olmayan ve kimsenin sahip olmadığı topraklarımın olması cis-hetero-erkek diyarın kurallarına uymuyordu. Her lubunyanın bildiği gibi artık ben de biliyorum ki zaten benim varoluşum ve üzerinde kurulu olduğu topraklar doğduğum andan itibaren benim yetkemden çıkarılmaya başlanmış. O yüzden hayatımın geri kalanı boyunca alabildiğim kadar toprağı geri almak, var olabilmek için bitmeyen bir mücadele içerisinde olmak zorundayım.
Bu mücadele sürecinde topraklarımın bazı kısımları hiç geri alınamayacak gibi görünüyor, bazı kısımları çok zarar görmüş halde ve rehabilite edilmesi gerekiyor, bazı kısımları ise “ölmüş” durumda. Hayata döndürülmesi imkânsız bir şekilde orada duruyorlar. Bu ölü topraklara sahip çıkması çok güç. Çünkü gezip görecek bir şey pek kalmamış, kalan şeyler de ancak maruz kalınan tahribatın kaynağını hatırlatıyor.
Bünyemdeki ölü topraklarla ne yapacağımı bulmam uzun zamanımı aldı. Dostlarım ve terapistimle yaptığım sayısız sohbet ve konuşmada o topraklara birlikte bakındık, ne yapabileceğimizi birlikte değerlendirdik. Yalan söyleyemeyeceğim: konuşmak tam olarak aradığım çözüm değildi. Evet, konuşmak, özellikle biriyle diyaloğa girmek, karşılaşılan ölümün duygusal, düşünsel ve bazen de bedensel mirasını yoluna koyuyordu ve bu sayede ne kadar özgürleştiğimi kelimelere dökmek istesem de yapamam sanırım. Fakat ben o toprak parçasını dönüştürmek istiyordum, oradan özgürleşmek değil. Belki yeniden canlanmayacaktı ama başka bir şey olabilirdi. Bu başka bir şeyin ne olduğunu bulmam seneler sürdü ve garip bir şekilde bulduğum yöntem yine kendim hakkında yazmak oldu.
Önceleri herhangi bir hedefim olmadan, içimden geldiği için telefonuma notlar alarak başladım. Ne yazık ki telefon benim için çok “geçici” bir yer. O notlara asla geri dönüp bakmadığımı fark ettiğimde, hakiki bir y kuşağı olarak, bu sefer laptopumda bir Word belgesiyle başlayıp aksak düzende yazmaya başladım. Bir klasörün içerisinde yazıldıkları gün ile başlıklandırılmış o belgelerin duruyor olması, istediğimde rahatlıkla ziyaret edebileceğimi bilmek bir çeşit konfor kaynağıydı benim için. Yazdıklarımı “ziyaret etmem” yine birkaç sene sürdü fakat ilk ziyaretim sonrası garip bir neşenin içimde doğduğunu fark ettim.
Dürüst olmak gerekirse bu neşenin peşine pek de düşmedim. Fakat, hiçbir şeyi tam olarak bırakamayan zihnimin arkasında bir yerlerde bir soru işareti olarak duruyor olsa gerek ki bir gün yine eski bir yazımı ararken klasörde duran, yazıldığı tarihlerle belgelendirilmiş belgelere baktım ve “Mezar taşı!” dedim içimden. Hakikaten de yazdığım diğer formatlardan farklı olarak kendime dair bu yazılar benim için ziyaret edebileceğim birer mezar taşı gibiydiler. İçimde artık vadesi dolmuş meseleleri yazı aracılığıyla gömüyor ve istediğim zaman tekrar ziyaret edebilmek için kaydediyordum farkında olmadan. Bilemiyorum başka birisi için böyle midir ama yakınlarımın kabristanlarını ziyaret ettiğimde kaybın üzüntüsü ve ölümün keskinliği ziyareti bitirirken yaşamın neşesine dönüşür benim için. Sanki içimde varoluşa dair hakikati tanıyan bir yanım yaşam ile sonluluğun kurduğu döngüyü asla birbirinden ayıramaz ve biriyle karşılaşınca diğerini de hissetmeden edemem. Bu yazıları tekrar ziyaret ettiğimde hissettiğim neşeyi en çok buna benzetebilirim.
Girişimin yasaklandığı içsel topraklarımın bazılarının zaman içerisinde canlılıklarını yitirmeleri, bu yitik topraklar hakkında konuşmanın yetersiz kalması ve yazmanın bu ölü toprakları tasarlanmış birer şahsi kabristana dönüştürmesi içsel coğrafyamı düzenlememe çok yardımcı oluyor. Bu deneyimimi hayatımdaki insanlarla sözlü olarak deneyimlemeye ve paylaşmaya çalışıyorum fakat pek başarılı olmuyor. Sanki konuşarak yeterince sağlam kabirler inşa edemiyorum/edemiyoruz ve hayatın akışı sözle kurduğum(uz) mezar taşlarını alıp götürüyor gibi geliyor bana. O yüzden bir süredir bu birlikteliği yazı üzerinden kurmanın yollarını düşünüyorum. Hepimizin öyle ya da böyle aşina olduğu “tavsiye köşesi” benzeri bir formatta bu “yazışma köşesini” başlatma isteğim de buradan geliyor. İstiyorum ki benzer şekilde düşünen, kendi içsel topraklarında özgürce dolaşmak isteyen kişiler sorularıyla birlikte yazsın ve birlikte bakalım o topraklar gerçekten yaşamını yitirmiş mi? Öyleyse buraya gönderdiğiniz yazılar kendi şahsi kabristanınızın tasarımında ilk adım olsun, benim cevabım da bu adımın atıldığı yeri güvenli ve sağlam kılsın istiyorum.
Elbette ki bir nebze olsun o toprakları yaşama geri döndürme ihtimali görürsem bu ihtimali işaret etmeye de çokça hevesliyim. Her ne kadar ben yazıyı bir son yolculuğa uğurlama ve iç dünyamı yeniden tasarlama aracı olarak kullansam da (buna bir nevi nekromansi diyebiliriz sanki) dileğim kimin neyi yazmak istiyorsa onu yazması. Karşılığında bense kendi hayatı üzerine düşünen bir insan olarak yazdıklarınız üzerine aynı özenle düşünüp kendimce bir cevap vermeyi teklif ediyorum. Dediğim gibi niyetim bir insana kendi yolcuğunda adım atabileceği bir platform, parmaklarını iliştirebileceği bir kuytu olmakla sınırlı. Daha fazlasını ne isterim ne de vaat edebilirim.
Daha fazla uzatmadan bu yazışma köşesinin çerçevesi ve sürecine dair bilgilere doğru süzülüyorum.
Sorularınızı nasıl ileteceksiniz?
Oldukça basit birkaç düzenleyici kural ile kolaylıkla bu girişimi başlatabileceğimizi düşünüyorum açıkçası:
1) Buradaki bağlantının sizi götürdüğü formu doldurduğunuzda yazınız bana ulaşacak.
2) Formu doldururken bir mahlas/takma ad kullanmanızı rica ediyorum. Bunun sebebi bu yazışmanın kamunun erişimine açık bir alanda gerçekleşiyor oluşu ve kendine dair paylaşım yapanların kimliklerini koruyabilmek.
3) Girizgâh kısmının sonunda belirttiğim gibi yazınızın içeriği tamamen size kalmış elbette. Fakat yazınızı bana yöneltilmiş (en az) bir soruyla bitirmenizi istiyorum. Böylelikle elime ulaşan metinde sizin istediğiniz yere odaklanabileceğim.
4) Bana ulaşan yazının içeriği sebebiyle onay almak, doğru anladığımdan emin olmak, netleştirmek için sorular sormak gibi sebeplerle yazı sahibiyle iletişime geçmek isteyebileceğimi öngörüyorum. Bu ihtimali gözeterek formda sizinle iletişime geçebileceğim aktif bir e-posta adresi paylaşmanızı isteyeceğim. Bu tamamen opsiyonel bir seçenek, kesinlikle paylaşmak zorunda değilsiniz.
Sonrasında ne olacak?
Şimdilik ayda bir soruyu cevaplayacak şekilde bir düzen planladım. Bu plan doğrultusunda:
Başladıktan sonra formda soruların birikmesi için iki hafta boyunca bekleyeceğim.
İki haftanın sonunda gelen sorular arasından bir tanesini seçip cevaplayacağım.
Cevap sonraki iki hafta içerisinde cevaplamayı seçtiğim yazıyla birlikte muzir.org üzerinden yayınlanacak.
Aynı süreç bir sonraki ay da aynı şekilde tekrar edecek.
Sonrasında bu düzen ne olur? Bakıp, göreceğiz.
Peki, Yaprak?
Yaprak bu yazışma köşesi için kullanmayı seçtiğim bir nevi mahlas. Bir nevi diyorum çünkü herkesin kendi ismini en baştan koyabildiği bir düzende yaşıyor olsaydık kendim için seçeceğim isim olurdu bir yandan. Fakat, gerçek hayatta bu ismi kullanmıyorum ve bana verilen ismi de severek sahipleniyorum. O sebeple bir nevi mahlas, bir nevi seçilmiş isim. Ama kategorik olarak mahlas yine de.
Mahlasla yazmamın sebebi ise gözetmek istediğim insanlarımın oluşu. Fakat bu gözetim kesinlikle korku ve endişe temelli değil. Aynı şekilde kendime/ötekilere uyguladığım bir sansür de değil.
Bunun haricinde kendime dair özellikle söylemek istediklerim ise açık kimlikli bir kuir ve vegan olduğum. Bu yazının “Girizgâh” kısmını yazmak istememin bir sebebi de dışarıda olmasa bile içeride nasıl bir insan olduğuma dair ufak da olsa biraz ipucu vermekti zaten. Geleceğini umduğum sorularınızı cevaplarken, zaman içerisinde, kendimi daha da tanıtacağımı tahmin ediyorum.
Son olarak, sorularınızı cevaplamaya dair yetkinliğim sadece insan oluşumdan geliyor. Yazdıklarımın herhangi bir perspektiften profesyonel tavsiye olarak okunmaması için özellikçe çaba göstereceğim.
Kapanış
Sanırım bu girişimimle ilgili söyleyebileceklerim bu kadar. Okuyanları kendileri hakkında yazmaya ve bunu kamusal bir alanda yapmaya elimden geldiğince davet etmeye çalıştım. Umarım bu fikir birilerinde karşılık bulur ve dışarıda olup bitenin kurduğu tekeli bozup ona eşlik edecek içsel bir tarihi birlikte yazmaya başlayabiliriz.
Bitirmeden önce sevgili Aslı Alpar’a bu fikrimi desteklediği ve muzir.org’un özenle inşa edilen alanını bana/bize açtığı için samimiyetle teşekkür etmek isterim.
Heyecan ve hevesle,
Yaprak.
Görsel betimleme: İllüstrasyonda bir kişi masasında oturmuş, bilgisayarında yazı yazarken betimlenmiş. Arkada pastel tonlarda büyük yapraklı bitkiler görünüyor. Genel atmosfer yumuşak ve huzurlu.Dalgalı saçlı, sakin bir yüz ifadesiyle ekrana bakıyor. Bir eli çenesine dayanmış, diğer eli klavyede. Masadaki detaylar: Masanın üzerinde birkaç kâğıt, yanında açık bir defter var. Ayrıca dikkat çekici olarak, mürekkep hokkası gibi görünen bir objenin içine dikilmiş yaprak var — sanki bir yazı aracı veya imza gibi sembolik bir detay. Stil: Çizim, pastel ve akvarel tonlarına yakın, zarif ve hafif şeffaf çizgilerle yapılmış. Sıcak, yumuşak bir his uyandırıyor. Genel olarak resim, yazıya dalmış birini, içsel ve sakin bir yaratım anını temsil ediyor gibi.






Bir Cevap Yazın