Hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından birini 15 sene önce tam da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ülkemden kilometrelerce uzakta bir Avrupa ülkesinde, iyi niyetine çok inandığım, ilk ilişkilerimden biri olan erkek arkadaşım tarafından yaşadım.
Onun planladığı gibi olmadığı için, ayrıldıktan sonra kendi hayatımı yaşamaya devam ettiğim için, onun hayallerindeki gibi her şeyi kabul eden birine dönüşmediğim için üşenmeden yaşadığım ülkeye kadar gelip suratımı dağıtmaya çekinmedi maalesef.
Aynada gördüğüm, mor bile değil simsiyah bir surat ve artık insanlara nasıl güvenebileceğim sorusuyla tüm dünyanın üstüme bir anda 21 yaşımda çökmesiydi. Toparlanmam zor oldu evet, güven duygumu genel olarak yitirdim ama maalesef erkek arkadaşından şiddet gören ilk kadın değildim ve son kadın da olmayacaktım.
“Kadın ve Kent” yazı dizisine başlarken kadınların ve LGBTİ+’ların kent hayatında yaşamasına kentler izin veriyor mu diye sorgulayarak başlamıştım ama maalesef ben bu yazı dizisine başladığımdan beri 41 kadın daha öldürüldü. 41 ayrı hayat, 41 aile, arkadaş çevreleri, belki hayatta yalnız kalan çocukları ve daha etraflarındaki birçok kişi…

Özgecan Arslan’ın katledildiği o kötü günü hatırlıyorum mesela, 11 Şubat 2015. Mersin Tarsus’ta bindiği bir dolmuşta tecavüz girişimine direndiği için katledilmiş ardından delilleri karartmak için yakmışlardı. Tüm ülke tepkiliydi. Aileler çocuklarını okula, dershaneye, avm’ye kendi götürüp getirmeye başlamıştı. Aslında tüm ülke korkmuştu yani kendi çocuklarının başına böyle bir olay gelmesinden. Peki İstanbul’un göbeğinde Eyüpsultan’da daha 1 ay önce 13 Temmuz 2025 tarihinde yol kenarında bir valizde parça parça cesedi bulunan üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’ın katledilmesine neden tüm ülke tepki vermedik? Hem de bir polis memuru tarafından katledilmişken. Yoksa kadınların öldürülmesi kent hayatının bir parçası haline mi getirildi?
Günümüz kentlerinde “kadın” her köşe başında dövülen, aşağılanan, hakaret edilen, sokak ortasında çeşitli kesici aletle öldürülen bir mekana dönüştü.
Peki, kentleri kadınlar için güvenli hale getirmek mümkün mü? Evet, mümkün; örneklere bakalım:

Dünya’da bazı kentlerde “Gender Sensitive Urban Planning” yani “Toplumsal Cinsiyet Duyarlı Kentsel Planlama” modeli hayata geçirildi. Toplumsal cinsiyet duyarlı kentsel planlama; kentleri yalnızca erkeklerin ihtiyaçlarına göre değil, kadınların, çocukların, engellilerin ve LGBTİ+’ların gündelik yaşam deneyimlerine, ihtiyaçlarına ve güvenlik beklentilerine göre tasarlamayı hedefler. Bu yaklaşım, bireylerin kentsel alanlarda güvenli, rahat ve eşit şekilde var olmasını amaçlar.

1991 yılında Viyana Belediyesi, kadın kent plancısı Eva Kail’i “Toplumsal Cinsiyet Uzmanı” olarak görevlendirdi. Amaç; şehrin günlük kullanımında kadınların deneyimlerini merkeze alarak planlama yapmaktı. Kadınların kenti nasıl kullandığına dair detaylı anketler, gözlemler ve saha çalışmaları yapıldı. Örneğin; kadınların toplu taşımayı erkeklere oranla daha sık ve farklı saatlerde kullandığı ve çocuk, yaşlı ve alışveriş yükü taşıma gibi nedenlerle daha karmaşık rotalara sahip oldukları belirlendi. İlk uygulamalardan biri 1993’te başlatılan “Frauen-Werk-Stadt” konut projesi oldu. Bu projede; çocuk oyun alanları ve kreşler konutlara yakın konumlandırıldı, geniş kaldırımlar ve güvenli aydınlatma sağlandı, toplu taşıma duraklarına erişim kolaylaştırıldı.
Viyana’da kadınların günlük hareketliliği analiz edildiğinde, erkeklerin daha çok ev-iş arası tek yönlü rota izlediği; kadınların ise ev-iş-okul-alışveriş-yaşlı/çocuk bakımı gibi çoklu rotalar yaptığı görüldü. Ulaşım planlaması yalnızca işe gidiş-dönüş değil, çoklu durakları da kapsayacak şekilde yeniden düzenlendi. Parklarda ve ara sokaklarda aydınlatma sistemi güçlendirildi. Kadınların yoğun kullandığı güzergahlarda kör noktalar kaldırıldı. Parklar, kız çocuklarının daha fazla kullanabileceği şekilde yeniden tasarlandı.

Frauen-Werk-Stadt’ın ardından Viyana’da yaklaşık 60 toplumsal cinsiyet duyarlı pilot proje yürürlüğe girdi. 2000’lerden itibaren bu yaklaşımlar planlama politikalarının parçası haline geldi.
Frauen-Werk-Stadt kadınların kamu alanında daha görünür, güvenli ve özgür var olabilmesi için somut adımlar atmanın mümkün olduğunu göstermek açısından devrimsel bir örnek. Aynı zamanda engelli bireyler, yaşlılar ve çocuklar gibi diğer dezavantajlı gruplar için de avantaj ve erişilebilirlik sağlıyor.
Viyana’daki bu örnek daha sonra Barcelona, Berlin, Umeå (İsveç) kentlerine de ilham verdi.
Kentlerdeki bu uygulamalardan sonra güvenli kent tasarımları ile kadınların kamu alanlarında varlığı artmış, saldırıya uğrama kaygısı azalmış ve kamu alanlarını daha fazla kullanmaya başlamışlardır. Hatta artırılan yaya trafiği ile sokaklardaki görünürlüğü artırarak küçük suçları ve saldırı risklerini ciddi anlamda azaltmıştır.
Delhi’de kullanılan “Safetipin” uygulaması da benzer şekilde kadınların şehirde güvenli biçimde hareket edebilmesini desteklemek amacıyla geliştirilmiş bir sosyal girişimdir. 2013 yılında hayata geçirilen pilot uygulama ile 6 ay içinde 12 binden fazla güvenlik denetimi toplanmış ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. 2015’te toplanan 50 bin güvenlik denetimi ile harita oluşturulup ilk analizde 7 bin 500’den fazla karanlık nokta tespit edildi. Yerel yönetim bu verilere dayanarak sokak aydınlatmalarını iyileştirme ve polis devriye düzenlemeleri gibi müdahaleler gerçekleştirdi. Uygulamada “My Safetipin” bölümü ile kullanıcı bulunduğu yerin güvenlik skorunu görüp rota seçimlerini buna göre yapabilmektedir. “Safetipin Nite” bölümü ile gece araç üzerine yerleştirilen telefon aracılığıyla fotoğraflar toplayarak şehirdeki potansiyel riskli alanlar tespit edilir. “Safetipin Site” bölümü ile toplu taşıma durakları, parklar ve kamu tuvaletleri gibi alanlarda detaylı denetimler yapılması sağlanır. 2018-2019’da yapılan ikinci rutin harita çalışmasında, gözlemlenen karanlık noktaların sayısı 3 binin altına düştü. Bu gelişme, kamu yönetiminin veri temelli şehir güvenliği stratejilerini benimsediğini gösterdi. Uygulama daha sonra Bogota, Hanoi, Manila ve Nairobi gibi kentlerde de uygulandı.

Safetipin Uygulaması Görünümü
Seul’de de “Safety Map” ile kadına şiddetin yoğun olduğu bölgeleri tespit ederek aydınlatma ve devriye sistemlerini iyileştiren bir kampanya, gece suç oranlarında düşüş sağlamış.
Ben bu yazıyı yazarken maalesef Türkiye’de 20 Ağustos 2020’de cinsel ilişkiyi reddettiği için Ceyda Yüksel’i katledilen Serkan Dindar’a Yargıtay “haksız tahrik indirimi” uyguladı.
Bizler kentlerde ne kadar güvenlik önlemleri alıp, kentleri kadınların daha güvenlikli ve rahat yaşayacakları hale getirsek de Türkiye’de maalesef kadınların yaşam hakkının korunmasında hukuki sistemin caydırıcılık ve adalet boyutunda ciddi sorunlar olduğunu görüyor ve yaşıyoruz.
Peki, kentler özelinde bu tür adaletsizliklerle başa çıkmak için neler yapabiliriz?
• Belediyeler bünyesinde 7/24 çalışan kadın güvenlik hatları ve mobil ekipler oluşturulmalı.
• Kentte belirlenen noktalar (kafeler, eczaneler, kamu kurumları) “güvenli mekân” olarak işaretlenip kadınların acil durumda başvurabileceği alanlar haline getirilmeli.
• Şiddet mağduru veya tehdit altındaki kadınlara ücretsiz avukat desteği ve dava sürecini takip edebilecek yerel hukuk danışmanlığı sağlanmalı.
• Cinayetlerin sık yaşandığı bölgeler veriyle tespit edilmeli; sokak aydınlatması ve kamera sistemi iyileştirilmeli.
• Park, meydan ve toplu taşıma duraklarına entegre edilecek acil çağrı butonları ile kadınlar doğrudan polis veya belediye güvenlik ekiplerine ulaşabilmeli.
• Gece ulaşım hatlarında “talep üzerine dur” uygulaması ile kadınların eve daha güvenli ulaşması sağlanmalı.
• Tüm kadın cinayetleri ve şiddet vakaları kent ölçeğinde haritalanmalı. Bu haritalar, hangi bölgelerde şiddet riskinin yüksek olduğunu göstererek yerel müdahaleyi yönlendirir.
• Sosyo-ekonomik durum, göç ve işsizlik verileriyle entegre edilerek riskli mahallelerde önleyici sosyal politikalar uygulanmalı.
• “Kadın cinayeti” kavramının görünür kılınması ve bu cinayetlerin “aile içi mesele” olmadığının anlatılmasına yönelik kampanyalar düzenlenmeli.
• Özellikle lise ve üniversitelerde “toplumsal cinsiyet eşitliği” dersleri verilerek erkeklerin şiddet algısının dönüşümü sağlanmalı.
• Belediyeler, sivil toplumla birlikte yerel düzeyde şiddet karşıtı mutabakat metinleri hazırlayabilir.
• Belediyeler ve kent konseyleri, haksız tahrik indirimi gibi kadın aleyhine işleyen kararların kaldırılması için kamuoyu baskısı yaratabilir.
• Kadın cinayetlerinde yerel yönetimler, doğrudan davaların müdahili olmalı; böylece kamusal temsilciler şiddet davalarında taraf olurlar.
• Belediyeler, 6284 sayılı Kanun’un uygulanması için aktif destek mekanizmaları (sığınma evleri, danışma merkezleri) kurarak merkezi hükümetin eksikliklerini telafi edebilir.
Dilerdim ki hiçbir kadın partneri veya ailesi tarafından katledilmesin. Bu ülkede kadınlar, kendi isimlerinin bir sonraki manşette yer alıp almayacağını bilmeden yaşıyor. Bu ülkede kadınlar, kendi isimlerinin bir sonraki manşette yer alıp almayacağını bilmeden yaşıyor.
Özgecan Arslan’ın bir dolmuşta katledilmesi, Ayşe Tokyaz’ın evinde öldürülmesi, Ceren Özdemir’in bir bıçak darbesiyle hayattan koparılması, İkbal Uzuner’in, Ayşe Paşalı’nın, Ayşegül Aydın’ın, Emine Bulut’un “ölmek istemiyorum” çığlığıyla gözlerimizin önünde can vermesi, Münevver Karabulut’un, Pınar Gültekin’in, Şule Çet’in adalet arayışlarının toplumun vicdanında derin yaralar açması…
Bu isimler sadece birer kurban değil, erkek şiddetinin ve adalet mekanizmasının eksikliklerinin kanıtıdır.
Kadınların isimleri birer birer anıldığında, aslında kaybedilen sadece onlar değildir; güvenli yaşama hakkımız, sokaklarda özgürce yürüme hakkımız, eşit yurttaş olma iddiamız da toprağa gömülmekte.
Kadınların isimleri bir daha kara haberlere düşmesin diye, her sokak güvenli, her kent eşit, her gelecek özgür olana kadar devam…






Bir Cevap Yazın