“Evladıma ne yaptılar? Ne yaşadı? Çok acı çekti mi? Öleceğini anladı mı? Korktu mu? Son anda kafasından ne geçti? Beni düşündü mü? Şimdi nerede? Bir gün en azından ondan geriye kalanları elime alabilecek miyim?” 30 yıl boyunca her gün, her sabah kafanızda bu sorularla uyandığınızı, her gece bu sorularla uyuduğunuzu düşünün…
Cehenneme hoş geldiniz!
Her Cumartesi, Galatasaray Lisesi’nin demir kapısının önündeki taşlara bir kadın otururdu. Çoğu Dersimli gibi o da daha doğduğunda kayıplarla, ölümle tanışmıştı. Bu yüzden gençken bile yaşlıydı; şimdiyse bembeyaz saçlarına iliştirilmiş tülbenti, feri gitmiş hesap soran gözleri, yasının ağırlığından oluşmuş hafif kamburu ve acıdan kavrulmuş suratıyla en az bin yaşında vardı. Ayaklarının dibinde küçük bir tabure, üzerinde siyah bir hırka, elinde oğlu Hasan’ın sararmış bir fotoğrafı, gözleri meydanın ortasına sabitli…
Konuşmazdı. Kadının sustuğu yer, devletin en çok duyduğu yerdi aslında çünkü suskunluğu bas bas bağırırdı. Sadece oğlunun değil, gözaltında kaybedilen, fotoğraflarda donup kalmış bütün kayıpların çığlığı vardı bu sessiz bağırışta. O meydan bile utanırdı kadının sustuğu yerden, oturduğu taştan…
Ve her Cumartesi, kadın devlete hep aynı soruyu sorardı: “Oğluma ne oldu? Katilleri nerede?”
Emine Ocak’ı yalnızca bir “Cumartesi Annesi” olarak anmak yetmez…
Emine Anne, sadece 1995’te gözaltında kaybedilen oğlunun değil binlerce evladın sesiydi; bir annenin yası koskoca bir ülkenin toplu hafızası oldu. Galatasaray Meydanı’na her çömeldiğinde adaletin mezarlığına gömülmüş vicdanları da toprağın üstüne çıkarmaya çalıştı. Oğlunu aramakla başlayan adalet mücadelesi, Türkiye’nin kayıplar haritasını oluşturan bir direnişe dönüştü. Adaletsizliğin cirit attığı bu ülkede, bir annenin sessizce oturması en büyük sivil itaatsizlik olarak Türkiye’nin siyasi tarihine geçti.
Hasan Ocak’ın kaybedilişi: Acının ve direnişin başlangıcı
1995 yılıydı. Gazi Mahallesi’nde yaşanan olayların ardından çok sayıda kişi gözaltına alındı. Bu kaosun sonrasında, 30 yaşındaki öğretmen Hasan Ocak’tan haber alınamaz oldu. İşte o gün ailesi, özellikle de annesi Emine Ocak için, zaman durdu…
Kardeşleri büyüse de Hasan hiç büyümedi.
Emine Anne, oğlunun akıbetini öğrenmek için hastane hastane, karakol karakol, savcılık savcılık dolaştı. Gittiği her yerde aynı yanıtla karşılaştı: “Bizde kaydı yok.” Halbuki gözaltına alındığına dair kanıtlar, tanıklar vardı, ancak devlet bu gerçeği inatla inkâr etti. İnkâr etmekle kalmadı, mahkeme heyetine bağırdığı için Emine Ocak’ı hapse attı.
Devletlerin en acı “gaslighting”idir bu…
58 gün sonra, bir telefonla geldi haber. Hasan’ın bedeni, İstanbul Beykoz’daki kimsesizler mezarlığında bulunmuştu. Tanınmaz hâlde, işkence izleriyle doluydu bedeni. Adli tıp raporu, vücudundaki ağır darp ve işkence izlerinin detaylarını ortaya çıkarmıştı.
Ancak bugün dahi hiçbir yetkili hesap vermedi.
Ve Hasan Ocak, 1990’lar Türkiye’sinin, faili meçhuller döneminin, “gözaltında kaybedilenler” dosyasına düşen yüzlerce isimden biri oldu. Emine Ocak için o bir son değil, başlangıçtı. Hasan’ı toprağa verdiği gün, herkesten gerçeği saklayan bu karanlık düzenle savaşmaya ant içti. Ve o günden sonra Emine Ocak artık sadece bir anne değil, gözaltında kaybedilenlerin sesi, adaletin ve hakikatin inatçı bir temsilcisi oldu.

Galatasaray Meydanı’ndaki sessiz çığlık: Cumartesi Annelerinin doğuşu
“58 gün sonra adli tıp kayıtlarında oğlumun fotoğraflarını buldu çocuklarım. İşkence edilmiş, öpmeye kıyamadığım güzel yüzü tanınmaması için parçalanmış. Çocuklarım o fotoğrafları bana göstermediler. Hasan’ım kimsesiz değildi ama yapılan işkenceleri kimse görmesin diye Kimsesizler Mezarlığına gömmüşler. Kimsesizler Mezarlığı’ndan çıkardık Hasan’ımı, kendi mezarlığımıza gömdük. Sonra kayıp yakınları ve insan hakları savunucularıyla oturup, bir daha kimse gözaltında kaybedilmesin diye her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda sessizce oturmaya karar verdik.”
Hasan toprağa verildikten iki ay sonra, 27 Mayıs 1995 Cumartesi günü, İstanbul’un en işlek meydanlarından birinde sıra dışı bir sessizlik yankılandı. Galatasaray Lisesi önünde, ellerinde çocuklarının fotoğraflarıyla yere çöken birkaç anne, devlete tek bir soru soruyordu: “Evlatlarımız nerede?”
Bu sessiz oturuş, zamanla bir eyleme, bir harekete dönüştü ve bu coğrafyanın vicdanı oldu. Bu hareketin en önünde ise Emine Ocak vardı. Her Cumartesi, aynı yerde, aynı saatte… Anneler ne megafonla bağırdılar ne pankartlarla yürüdüler, slogan attılar. Sadece sustular.
Sustukça sesleri daha çok duyuldu. Devletin inkâr ettiği kayıpları, inkâr edilemeyecek kadar görünür hâle getirdiler.Artık Emine Anne bu eylemin bir parçası değil, simgesiydi. Bütün kameralar önce ona dönerdi. Çünkü o, binlerce kaybın, binlerce öfkenin, binlerce annenin sesiyle bakardı o lense…
Cumartesi Anneleri’nin eylemi, 200 haftayı geçtikten sonra 1999’da “geçici olarak” durduruldu. 2009’da tekrar başlatıldığında Emine Ocak yine oradaydı. Yaşı daha da ilerlemişti… Ama bakışı hiç değişmemişti. Kolluk kuvvetleri bile o bakışı tanıyordu çünkü orada sadece bir kadın değil, bir hafıza oturduğunu biliyorlardı..

Susturulmak istenen hafıza: Gözaltılar, baskılar, direniş
Yıllar geçiyor, takvim yaprakları değişiyordu ama Emine Ocak’ın yeri değişmiyordu. Galatasaray Lisesi’nin önünde, aynı taburede, aynı fotoğrafla…
Bu sabır ve sessizlik, devletin gözünde bir tehditti aynı zamanda. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de artan baskı ortamı Cumartesi Annelerini de hedef aldı. İçişleri Bakanlığı, 700’üncü hafta eylemini “izinsiz” ilan etti. Ve o sabah polis Galatasaray Meydanı’nı abluka altına aldı. 83 yaşındaki Emine Anne o gün yere yatırılarak gözaltına alındı. Bu görüntü hafızalara kazındı; bir polis yaşlı bir kadını iki kolundan tutmuş, yere bastırıyordu. Başka bir karede ise, iki kadın polisin onu çekiştirerek götürmesi vardı. O görüntüler, devletin bir annenin sessizliğinden bile korktuğunun resmiydi.
O fotoğrafların ardından tüm Türkiye’de bir ses yükseldi:
“Bir anneye böyle davranılmaz.”
Devlet suskundu, ama Emine Anne susmadı. Sadece başka meydanlarda değil, her konuşmasında, her yürüyüşte, her susuşunda aynı talebi dile getirdi. Onun sessizliği, ülkenin çığlığına dönüştü. 30 Ağustos 2019’da Dünya Kayıplar Günü’nde yayımladığı mektupta yazdığı gibi; “Biz vazgeçersek bu ülke kaybedenlerin cenneti olmaya devam edecek.”
Veda ve miras: Bir annenin ardında bıraktığı sessiz çığlık
2025 yılı yazında, artık 89 yaşındaydı. Sağlık durumu gitgide kötüleşmişti. Ancak ruhundaki o direnç, gözlerindeki o kararlılık hâlâ ilk günkü gibiydi. Temmuz ayının başında kalp krizi geçirdi. Yoğun bakıma alındı. 22 Temmuz’da ise hafızamızın annesi, yine sessizce aramızdan ayrıldı.
Haberi alanların ilk düşündüğü şey şu oldu: “Mücadele artık biraz daha yetim, Cumartesi Anneleri biraz daha yalnız…”
Emine Anne 24 Temmuz’da, tam da 30 yıl boyunca her Cumartesi oturduğu yerde, Galatasaray Lisesi önünde anıldı. Meydan yine ilk günlerdeki gibi kalabalıktı çünkü Emine Anne herkesin anasıydı. 30 yıl boyunca oğlunun fotoğrafını taşıdığı o meydanda bu defa kendi fotoğrafı vardı.
Bir yakını şöyle dedi törende: “Emine Anne bize mücadele etmeyi, yılmamayı ve en çok da unutmayı reddetmeyi öğretti.”
Onu uğurlayanlardan biri ise şöyle fısıldadı: “Gözaltında kaybedilen her bir evlat, artık biraz daha yalnız. Ama aynı zamanda onun mirasıyla biraz daha güçlü.”
Emine Ocak, adaletin inatçı bir sesi, hafızanın canlı taşıyıcısı olarak tarihe geçti.
O artık yok, ama her Cumartesi onun taburesi hâlâ meydanda olacak.
Ve o tabureye oturan her anne, onun yerine bir kez daha şu soruyu soracak: “Sizin hiç evladınız kayboldu mu?”
Hamiş: Anneleri, aileleri belki de en çok acıtan şey, bilinmezlik ve cezasızlıktır diye düşünüyorum. Kimsesizler mezarlığında bir evladın kemiklerini aramak, sadece bir mezar taşı bulma arayışı değil elbette… Evladına yapılanların karşılıksız kalması, cezalandırılmaması… Bu, insanın kalbine gömülen ve kimseyle paylaşamayacağı türden bir yalnızlık sanki… Bu yalnızlığa rağmen bir ömür boyu yılmadan direnen bir kadının hikâyesi, bugün hâlâ sesini arayan binlerce insanın mücadelesinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden bu yazı susan değil, 30 yıl boyunca yılmadan direnen bir annenin portresidir. Bu portre de hâlâ cehennemi yaşayan ve her gün “evladım nerede?” sorusunun cevabını arayanlara ithaf edilmiştir.






Bir Cevap Yazın