29 Mayıs 2025, Perşembe
“Kürtaj seçeneğini değerlendiren, kararsız bir kadına Bahar’ın bebeklerin kalp atışlarını dinletmesi, sezon boyunca senaryoya en yakışmayan sahneydi diyebiliriz.” Yeşer Sarıyıldız yazdı.

Uzun yıllar sonra kendimi ilk kez geçen sene televizyonda bir Türk dizisini izlerken buldum. “Bahar”, ailesi için kimliğini ve kariyerini feda eden bir kadının hayati bir hastalığın farkındalığıyla kırılışını, kabuğundan çıkışını, küllerinden doğuşunu ve yükselişini anlatmasıyla ekranlara resmen nefes aldırdı.
Başroldeki Demet Evgar neyi oynasa izletir, keza her duyguyu izleyiciye geçirmeyi başaran Buğra Gülsoy ve narsist bir karakteri bile sevdirmeyi başaran Mehmet Yılmaz Ak da öyle. Her yerde karşımıza çıkan oyuncu kadrolarına alternatif yeni ve genç oyuncular keşfetmek de diziyi takip etme hevesimizi artırdı.
Dram dolu senaryolardan sonra; ekranda gücünü yeniden keşfeden bir kadının hikayesine tanıklık etmek, döngüyü kırabildiğini görmek ilham vericiydi. Birçok kadında zincirleme etki yarattı. Maya Angelou’nun akıllarımıza kazınan “Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa, planlamamış bile olsa, tüm kadınlar için de ayağa kalkmış olur.” sözü bir kez daha gerçek oldu. Bir dizi karakteri bile olsa Bahar, kadınların içindeki sesi tekrar duymalarını sağladı, bu da beraberinde elbette bir sürü sorumluluk getirdi.
İlk sezon, Kore dizisinden uyarlamayla neredeyse kusursuz bir şekilde ilerlerken, ikinci sezonda özgün senaryo ile yoluna devam eden dizi sıklıkla tadını kaçırdı. Acıların kadını Bergen çizgisine kaydı, bitmek bilmeyen kazalar, döngüden çıkamayan karakterler dizinin temposunu düşürdü. İşlenebilecek hikayeler yerini anlamsız ve olmadık kaoslara bıraktı, karakterler derinleşip gelişmek yerine kartonlaştı.

Türk dizilerinin genel sorunu olan uzun süreye yayma ve senaristlerin “ver Allah ver, kaos ver, biraz da acı koy şuradan” stratejisi burada da kendini gösterdi. Bunun tuttuğunu ve reytinglerde işe yaradığını anlıyorum; ama geçmişte Avrupa Yakası gibi dizilerin kültleştiğini hatırlatarak, senaristlerin izleyiciyi eğitme, özümüzü hatırlatma sorumluluklarının da olduğunu düşünüyorum. Bahar pekâlâ bir yaz öğleden sonrası denizden çıkıp karışık kızartma yemişken kanepede uyuyakaldığımız, uçuşan perdenin bacaklarımıza değdiği huzuru yaşatabilecek ve içimizi ılıtabilecekken, her bölüm sonrası “ne yaşadık abi biz?” hissinde bir absürtlükler silsilesine dönüştü. Kafamız kazan oldu.
Ülke zaten karanlık bir dönemden geçiyor, çoğu insan umutsuz. Kadın cinayetleri, aile içi şiddet istatistikleri ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin boyutu her geçen gün daha da ürkütücü bir hal alıyor. Böyle bir dönemde, bir dizinin ekranda umut aşılama, bir kadının kendi ışığını yeniden bulmasını anlatma iddiası taşıması çok kıymetli. Bu yüzden, Bahar gibi dizilerin elini taşın altına biraz daha fazla koymasını ve yola çıktığı değerlerini muhafaza edebilmesini bekleyebiliriz. Gerçekten ses getirebilecek, daha cesur ve güçlü bir hikaye anlatıcılığıyla, mantıklı karakter gelişimleriyle bu umut daha derin, daha sarsıcı bir şekilde işlenebilir.
Dizi ikinci sezonda neden bu kadar erozyona uğradı?
İkinci sezonun ana teması anneliğin ve anne olmak uğruna kendini feda etmenin sürekli övülmesiydi. Muhtemelen senaristler sosyal medyadaki yorumlardan fazlaca etkileniyor ve karakterler oradan oraya savruluyor. Efsun karakterinin girişinden başlayalım. Karakterin başta söylediği çocuk için yaşlarının erken olması, evlenmek için acele etmemeleri vs hepsi doğruydu. Yorumlarda Efsun’un söylemleri doğru bulununca ve yeteri kadar deli olduğuna insanlar ikna olmayınca, karakter bir anda dümdüz sorunlu bir manyağa dönüştü. Aniden aile yadigarlarını çöpe atan, narsist, çocuğuyla ilgilenmemiş kötü bir anne oldu; ama nedense geleneklere aşırı bağlı, gelinlik için kavgalar ediyor, zaten eski kocasını da delirtmiş, sonra da gidip Timur’u öpüyor. Sorunlu anne kız ilişkileri elbette vardır, anne de çocuk da ne kadar büyürse büyüsün mantıklı davranamaz, en küçük olaydan kıvılcım çıkar, yangına dönüşür. Yine de bunca olayın içinde ilişkiler değişir.

Bakıcı ve onca destekle zorlanan Seren, annesinin hem kendisini hem kariyerini büyütmesini takdir edemez miydi? Sonunda annesinin aslında bir kahraman olduğunu ve hayatta kalabilmek için ördüğü duvarların arkasına saklandığını anlayıp empati kuramaz mıydı? Bir çözülme, birbirini anlama ve hemen hemen her anne kız ilişkisinde olan çekişmenin farkındalık kazanmasıyla hikâye bağlanamaz mıydı? Ayrıca tüm bu süreçte, kürtaj seçeneğini değerlendiren, kararsız bir kadına Bahar’ın bebeklerin kalp atışlarını dinletmesi, sezon boyunca senaryoya en yakışmayan sahneydi diyebiliriz.
Parla, yatırım yapılabilecek bir karakter. Parla ve Umay’ın ilişki gelişimlerini gördük; ancak Parla ve abisi Uras’ın ilişki gelişimine dair hiçbir şey izlemedik mesela. Lise çağındaki gençler arasında zorbalık ve siber zorbalık ciddi boyutta. Genç intiharları maalesef tüm dünyada artıyor. Ergenlik çağındaki gençler, sosyal medyanın etkisiyle ailelerinin farkında dahi olmadığı sorunlarla mücadele ediyor ya da garip akımlara kapılıyorlar. Tamam, dizinin içinden bir Adolescence çıksın demiyorum, ama iki bölümde bir trafik kazası işlemek yerine okuldaki bir gencin zorbalık nedeniyle intihar denemesi, kurtuluşu ve bunun üzerinden de kuşak farkı konusu işlenebilirdi. Diziye bir psikiyatrist soktunuz, keşke onu kullansanız.

Tolga karakteri diziye girdiğinde, terapi sahnelerini daha fazla göreceğimizi, karakterlerin farkındalık kazanarak gelişeceklerini düşünmüştüm. Sonunda Tolga sadece Çağla’nın sevgilisi olarak kaldı. How I Met Your Mother’a Robin’in sevgilisi olarak giren psikolog Kevin’i hatırlarsınız. Kevin, Robin’in terapiye gitmesiyle tanıştığı bir psikologdu. Başta profesyonel olsalar da sonradan sevgili oldular. Kevin, dizide arkadaş grubunun tuhaf davranışlarını komik bir dille eleştirerek, “Bu ilişkiler, bu arkadaşlıklar hiç normal değil” diye isyan etmiş ve hepsinin sosyal becerilerini sorgulayan eğlenceli sahneler yaratmıştı. Bahar dizisinde de Tolga karakteri böyle bir farkındalık ve mizah penceresi açabilirdi; ama ne yazık ki karakterin bu potansiyeli kullanılmadı. Oysaki ilk görüşmelerden sonra Kevin’inkine benzer bir çıkış sahnesi senaryoya zekice renk katabilirdi.
Sahneyi hatırlamak isteyenler için bırakıyorum:
İllaki dram isteniyorsa da yine terapi sahneleri çoğaltılabilirdi. Tolga ilk dahil olduğunda, en başta Bahar’ın bir iki sahnesini gördük, o kadar. Fleabag’te, Mad Men’de, The Sopranos’ta örnek olabilecek çok iyi sahneler var. Hatta çok uzağa gitmeden İstanbullu Gelin’in psikolog sahnelerine de bakabiliriz.
Sezonun ortası ya da başlarında bir bölümde, ünlü bir şarkıcının sevgilisi hastaneye kaldırıldı, kız asistan doktorlardan Uğur’u resmen dövdü, bu komik bir şaka gibi gösterildi. Evren hastanede vuruldu. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet bu kadar gerçekken, keşke Evren’i vuranların mahkemede yargılandıklarını ve ceza alabildiklerini görebilseydik; bu hikâye Cem’in hayatına dramatik girişi için kullanıldı ve sonra ameliyatı, kolu, doktorluğu üzerinden yeni dramlar yaratıldı.
Rengin, dizinin en güçlü karakterlerinden biri. Çok hırslı, hırstan gözü döndüğünde sonraki adımı düşünmeden cesur hareketler yapabiliyor, köprüleri aniden yakıyor, bu konuda tutarlı. İki sezonda dizideki üçüncü başhekim oldu. Ne hikmetse, başhekim olduğundan beri hastanede ne asansör çalışıyor ne de jeneratör. Vakıf hastanesinde kara para bile aklandı.

Bu noktada, Reese Witherspoon’un 2015 Glamour Women of the Year Ödülleri’nde yaptığı meşhur konuşmayı hatırlamak isterim. Her filmde kadın karakterin erkek karaktere dönüp, “Şimdi ne yapacağız?” (what do we now?) demesinden fenalık geldiğini ve gerçek hayatta hiçbir kadının böyle olmadığını anlatmıştı. Kadınların kendi yollarını çizdiğini, kararlarını verdiğini, güçlü ve bağımsız olduğunu söylemişti. Kadınlar iyi, kötü, cesur, mantıksız olabilir. Yine de bir kadın, kriz anında kollarını sıvar ve işe dalar. Son bölümde, hastanede elektrikler yokken Rengin’i panik halinde dolanırken gördük ve Tolga’dan direktif aldıktan sonra toparladı. Rengin, kendi hayatı kriz yönetimiyle dolu güçlü bir kadınken, hastanenin dijital sistemlerini bile Timur’dan destek alarak çözen bir çömeze dönüştü.
Rengin birkaç bölüm önce şiddete uğradı, boğazına şal bağladı, hızlıca iyi bir kadın dayanışması gördük, sonra mafya eline düştüler, bu konu da geçti gitti. Devamında bir terapi seansına bağlanıp kadına yönelik şiddet işlenebilir, bir kadın derneğiyle iş birliği yapılarak bölüm sonunda destek hatları paylaşılabilirdi. Nedense Bahar dışındaki karakterlerin başına gelen travmalar sıradan olaylar gibi, pek izi kalmıyor, geçip gidiyor.
Cem kendini bulmaya çalışan bir genç; ama liseyi bitirdi mi, tam ne yapıyor bir türlü anlamıyoruz. Bir bakıyoruz yazılım dâhisi çıkıyor, üç bölüm sonra tiyatroda başrolü kapıyor, sonra aniden mutfağa merak sarıyor. 4-5 ay içinde de ünlü bir restoranda şefin en sevdiği, yetenekli elemanlardan biri oluyor. Bahar asistan doktor olarak onca trip yerken, Cem’i de en azından beş kilo patates soymak zorunda kalırken görseydik; her ne hikmetse elini attığı her işte yıldız olan bir dâhiye dönüştü; ama karakter özellikleri de pek anlaşılamıyor.
Yine de karakter gelişimi bir türlü oturmayan ve en göze batan karakter de Bahar. Her bölümde geçmişi yad eden güzel sözler, edebi mektuplar, siyah beyaz kliplerle izleyicinin ağzına bir parmak bal çalınıyor, ama kaçıncı bahara başladı, kendini buldu mu, bu kadın tam ne istiyor bir türlü anlaşılamıyor. Dizideki erkek karakterler ne istediğini bilen, kararlı ve niyetini açıkça belli eden insanlarken kadınların mütemadiyen kafası karışık, Mehter takımından hallice hareket ediyorlar. Bir romantik komedi gibi başlayan Bahar ve Evren aşkıysa, yılan sarmalına dönüyor.
Evren, teknede yaşayan, köksüz, çocukluktan gelen onca travma yükünü sırtında taşıyan bir adamken, aniden topluluk içinde evlenme teklifi eden, kız istemeli falan nikah, çocuk sahibi olma hevesinde birine dönüşüyor. Ya gerçekten bu doktorlar neden korunamıyor? Sırayla herkese bir hamilelik konusu atanıyor. Dizi bir türlü çocuk, evlilik, kaza üçgeninden çıkamıyor.

Reyting kaygısıyla karışık olaylar arasında savrulmak yerine, karakterlerin duygusal yolculuklarına odaklanan, izleyicinin yüreğine dokunan bir anlatım mümkündü. Bunu Evren ve Bahar yüzleşmesinde bile göremedik. Ne oldu, neyi anladılar, neyi konuşarak çözdüler mesela? Bir adamın karısına kalkan olduğu kazadan sonra, Evren’in “Benim kimseye kalkan olacak gücüm yok.” repliği çok iyi bir pastı mesela. Bahar bir kalkana ihtiyacı olmadığını, yan yana olmak istediğini etkili cümlelerle söyleyebilir ya da aşkına sahip çıkıp “ama ben olurum” diyebilirdi. Dizinin özünde saklı olan ‘bir kadının kendi hikayesini yazması’ teması yolda kayboldu gitti.
Malum koşullardan gündeme referans verilememesini anlıyorum; ama diziler ve filmler biraz da çekildikleri döneme ayna tutar. Mesela Bahar, Amerika vizesi almaya çalışsaydı ve randevu bile bulamasaydı; bir doktor Almanya’ya gitmek için denklik peşinde koşsa ve diziden böyle ayrılmış olsaydı; hastalıklar gerçekçi vakalar üzerinden işlenseydi çok daha anlamlı bir hikaye çıkardı. Konu sıkıştığında birine kalp krizi geçirttirmek yerine, House MD gibi kafa kafaya verip çözülen bir vaka üzerinden ilişkiler ve diyaloglar işlenebilirdi, tadından yenmezdi. Üstelik, dokuz sezon boyunca 1 Kadın 1 Erkek gibi otuz binden fazla skeçlik kült bir işin yıldızı olmuş Demet Evgar ve Emre Karayel, aynı sette bir araya gelince, küçük bir saygı duruşu misali eğlenceli bir gönderme beklemiştim; ama sanırım Türk televizyon yapımları olarak oralara daha var.
Üçüncü sezonda ne izleyeceğiz?
Trafik kazasından uçak kazasına terfi eden senaryoya dair beklentiler iyice düştü. Oyuncu kadrosunun yüzü suyu hürmetine izleniyor artık dizi. Umarım sonraki sezonda Bahar karakteri, artık “acıların ve kaosun kadını” çizgisinden çıkıp kendi kararlarını alan, güçlü bir kadın portresi olarak yazılabilir. Terapi sahneleriyle karakterlerin gelişimleri kolayca desteklenebilir, aralarda hatıralarla hem izleyici için çözümlemeler sağlanır hem de aranan dram illaki verilir.
Gerçekçi vakalar, toplumsal olaylara göndermeler, kadın dayanışması, gündem olmasa da güncel sorunlar işlenebilir. Rengin’in başhekimliği üzerinden mansplaining (açüklama), imposter (sahtekarlık) sendromu enfes anlatılabilir. Evet, toplum bilmiyor olabilir; işte tam da öğretmek için saatleriniz var zaten. Bunların hepsi komik, dramatik, heyecanlı yollarla yapılabilir. Ha bir de illaki evlendirecekseniz Evren ile Bahar’ı teknede kaptan nikahıyla falan evlendirin bari. Baskısız, spontane ve kendilerini buldukları bir an olsun.
Başrol oyuncusu, yönetmeni, yapımcısı ve senaristi kadın olan bir diziden, kendi sesini bulan ve çıkarmaktan korkmayan kadınların hikayelerini anlatmalarını istemek hakkımız diye düşünüyorum. Bu dizi, Bahar’ın kaotik hikayesi olmaktan çıkıp, her kadının kendi sesini bulup yazabileceği bir hikayeye dönüşebilir. Yeter ki, amaç ilham vermek olsun.





Bir Cevap Yazın